Çağdaşlık, günümüzün gündelik hayatına ket vuran gerici-muhafazakar dalgaya ve neo-liberal dönüşümün yarattığı eşitsizlik düzenine karşı, ilerici ve toplumcu bir yön tayin edebilmenin adıdır. Bugün bireyselleşme, çoğu zaman “özgürlük” söylemiyle parlatılırken; kamusal olanın geri çekilmesi, ortak hakların aşınması ve toplumsal bağların zayıflamasıyla birlikte ilerliyor. Oysa çağdaşlık, sadece yeniye özenmek değil; bilimi rehber edinirken insan onurunu, sosyal adaleti ve demokratik yurttaşlığı güçlendiren bir toplumsal düzen kurmaktır.
Atatürk’ün “Bir milletin çağdaşlaşması, bilim, teknoloji ve mevcut ekonomik olanaklarla ilerlemesini gerektirir.” sözü, çağdaşlığın soyut bir ideal değil, somut bir kalkınma ve kurumsallaşma meselesi olduğunu hatırlatır. Ancak kalkınma dediğimiz şey yalnızca büyüme oranlarından ibaret değildir. Gerçek kalkınma; refahın adil paylaşımı, nitelikli eğitime eşit erişim, güçlü sosyal güvenlik, emeğin korunması ve hukukun herkese eşit işlemesiyle mümkündür. Çağdaşlaşma, adalet duygusunu güçlendirmeyen bir ekonomik büyüme ile tamamlanamaz; çünkü adalet olmadan toplumsal barış, toplumsal barış olmadan da kalıcı ilerleme kurulamaz.
Bu noktada emek meselesi, çağdaşlığın en gerçek ölçütlerinden biridir. Neo-liberal politikalar “esneklik” ve “rekabet” gibi kavramlarla pazarlanırken, çoğu zaman emeğin güvencesizleşmesi, ücretlerin baskılanması ve çalışma hayatındaki eşitsizliklerin normalleşmesi sonucunu doğuruyor. Sosyal demokrat bir perspektif, emeği sadece üretim faktörü olarak değil, toplumsal hayatın kurucu öznesi olarak görür. İnsana yakışır ücret, güvenli çalışma koşulları, sendikal örgütlenme, toplu sözleşme ve grev hakkı; demokrasinin işyerindeki karşılığıdır.
Demokrasi ise yalnızca sandığa indirgenemeyecek kadar geniş bir anlam taşır. Demokrasi; özgür basın, bağımsız yargı, güçlü parlamento, yerel yönetimlerin yetkinliği, şeffaflık, hesap verebilirlik ve temel hakların güvence altına alınmasıyla derinleşir. Aynı zamanda fırsat eşitliğini büyüten sosyal politikalarla “yaşanan” bir rejime dönüşür. Yani demokrasi, yurttaşın sadece oy veren değil; sendikasında, mahallesinde, okulunda, belediyesinde söz sahibi olabildiği bir katılım düzenidir.
Çağdaşlık hedefi anti-emperyalist bir perspektiften koparıldığında da eksik kalır. Anti-emperyalizm, yalnızca dış politikaya dair bir itiraz değil; ülkenin emek gücünün, doğal kaynaklarının ve kamusal varlıklarının küresel çıkar ağlarına ucuz biçimde eklemlenmesine karşı durmaktır. Dışa bağımlılık derinleştikçe, ekonomik kararlar dar bir çevrenin ve dış belirleyenlerin çizdiği sınırlara sıkışır; bunun bedelini ise çoğunlukla çalışanlar, gençler ve yoksullar öder. Sosyal demokrat bir çizgi, ulusal bağımsızlığı; demokratik kurumlarla, hukukun üstünlüğüyle ve adil bölüşümle birlikte düşünür.
Basının rolü tam burada belirleyicidir. Basın, kamu yararını merkeze alan bir anlayışla; gerçeğin üzerini örten sis perdesini aralamak, yurttaşın doğru bilgiye erişimini sağlamak ve demokratik tartışma zeminini genişletmekle yükümlüdür. Emeğin sorunlarını görünür kılmayan, adaletsizliği olağanlaştıran, yurttaşın hak arama kanallarını “tehdit” gibi gösteren bir medya düzeni; demokrasiyi zayıflatır. Buna karşılık; etik ilkelere bağlı, çoğulcu, eleştirel ve denetlenebilir bir habercilik, çağdaşlığın da demokrasinin de dayanaklarından biridir.
Gazete Çağdaş, bu amaç uğruna ortaya çıkmıştır. Bizim çizgimiz; bilimsel aklı, sosyal adaleti, emeğin onurunu ve demokratik değerleri birlikte savunmaktır. Çağdaşlık; gericiliğe karşı aydınlanmayı, neo-liberal eşitsizliklere karşı sosyal devleti, dışa bağımlılığa karşı anti-emperyalist bir kalkınma iradesini, toplumsal hayatta ise hukukun üstünlüğünü ve adaleti büyütmeyi gerektirir. Basın da bu mücadelenin kenarında değil, tam merkezinde durmalıdır: Hakikatin yanında, emeğin yanında, demokrasinin yanında.
