Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Onur Alptekin
Onur Alptekin

KRAL ÇIPLAK: Diyanet İşleri Başkanlığı

“Kral çıplak.”

Dün bir çocuğun söylediği bu cümle, bugün milyonlarca vergi mükellefinin sorması gereken sorunun özeti. Masaldaki kralın üzerindeki görünmez elbiseyi herkes görüyormuş gibi yaptı. Çünkü gerçeği söylemek cesaret istiyordu.

Bugün de benzer bir refleks var. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı eleştirdiğiniz anda bütçeyi konuşamaz hâle geliyorsunuz. Bir anda konu vergiden çıkıyor, imana geliyor. Sayıştay raporlarını açıyorsunuz, önünüze kutsallık perdesi çekiliyor. Kamu harcamalarını sorguluyorsunuz, “Dine mi karşısın?” sorusuyla karşılaşıyorsunuz.
Hayır. Sorgulanan din değil. Sorgulanan, vergilerle finanse edilen bir kamu kurumu.
Ve ne devlet kurumları ne de o kurumların başı kutsal değildir.

İslam tarihinde anlatılan Hz. Ömer kıssasını herkes bilir. Devlet işi konuşurken devletin mumunu yakar. Şahsi mesele konuşulacağı zaman o mumu söndürür, kendi cebinden aldığı mumu yakar. Kıssanın doğruluğu değil, verdiği mesaj önemlidir. “Kamu malı emanettir.”

Ömer’in adaletinden kürsülerde ağlayarak bahsedenlere ve bu adaletin peşinde koştuklarını iddia edenlere karşın, bugün senin önünde bambaşka bir tablo duruyor sevgili çinko karbon vatandaşım.
Bir tarafta geçim sıkıntısı. Diğer tarafta milyarlarca liralık bütçeler. Bir tarafta deprem verglerinin hesabını soran insanlar. Diğer tarafta her yıl daha da büyüyen bir kamu kurumu. Soru basit:

Bu büyüklükteki bir kurum, aynı büyüklükte bir denetime de tabi mi?

2006 yılında yaklaşık 1,8 milyar TL olan Diyanet bütçesi, 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 130 milyar TL seviyesine ulaştı. Nominal artışın önemli bir kısmı enflasyon ve personel maaşlarındaki yükselişle açıkladılar. Kurumun da belirttiği gibi bütçenin büyük bölümü personel giderlerinden oluşmaktaymış. Eh bir yerde anlaşılabilir. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde 143.633 kişi çalışıyor. Ancak bu açıklama, diğer soruları ortadan kaldırmaz.
Çünkü büyük bütçe, büyük sorumluluk demektir. Büyük bütçe, büyük şeffaflık demektir. Büyük bütçe, daha fazla kamu denetimi demektir. “Personel gideri” demek, tartışmanın bittiği anlamına gelmez. Size bir zırh kuşatmaz. Tam tersine, tartışmanın başladığı yerdir.

Timur Soykan’ın haberine göre, Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş, Diyanet adına yapılan üç katlı bir villaya taşınacak. Sayın Başkan’ın yeni konutundaki konforu bir yana, kurumun genel harcama tablosu oldukça dikkat çekici. Çünkü Diyanet İşleri 2026 yılının ilk altı ayında, Ocak’tan Haziran’a dek tam 88,9 milyar TL para harcadı. Bu rakamla kurum, aylık ortalama 15 milyar TL, günlük ise ortalama 497,8 milyon TL harcayarak kamu kaynaklarını kullanımda zirvede yer aldı. Eğer bu harcamaya devam edilirse Kurumun yıllık ödeneği 373,4 milyar TL’yi bulacak. Ayrılan devasa bütçesiyle 8 farklı bakanlığın bütçesini geride bırakacak.

Ali Erbaş döneminden kalma bazı alışkanlıklarımız ise yine hız kesmeden devam ediyor. Hatırlayanlarınız vardır, Sayın Ali Erbaş’ın ayak ısıtmalı Audi A8 marka makam araçlarına karşı özel bir ilgisi vardı. Erbaş tepkiler üzerine aracı Türkiye Diyanet Vakfı’na devretmek zorunda kalsa da, kısa süre sonra Özel Kalem Müdürü Hasan Güçlü için eskiyen aracı bahane edilerek 4,5 milyon TL değerinde yeni bir lüks makam aracı satın alındığı ayrıca belgelendi. Ali Erbaş için Türkiye dışından da lüks araç tedarik edildiği ortaya çıktı. Sadece Mekke seyahatlerinde ve hac programlarında kullanılması amacıyla sıfır kilometre, Amerikan malı GMC marka lüks bir SUV araç satın alınarak Suudi Arabistan’da garaja çekildi. Başkanlığın bünyesinde (kiralık araçlar hariç) 408 adet kayıtlı resmi taşıt bulunmakta. Tasarruf genelgelerine rağmen Diyanet’in garajına sadece 2025 yılında 5’i otomobil, 1’i minibüs olmak üzere 6 yeni araç daha eklenmesi için 33 milyon TL ödenek ayrıldı. Size küçük bir bilgi vermek isterim. Ege’de ve Akdeniz’de her yıl ciğerlerimizi ve doğamızı kavuran orman yangınlarına karşı hala operasyonel bir yangın söndürme filomuz yok. Ve orta kalite, 7000 litrelik su hacmi olan ABD menşeili yangın söndürme uçakları ortalama 125 milyon TL bir değerle satın alınabiliyor. İtibarımıza zeval gelmesin önemli olan.

İtibar demişken. Ali Erbaş ve üst düzey Diyanet bürokratlarının sadece 2025 yılının ilk ayı bitmeden on binlerce kilometre yol yaptığı ve 45 farklı ülkeye kalabalık heyet uçuşları gerçekleştirdiği basına yansıdı. Başkanlığın seyahatleri kapsayan yolluk bütçesi 2024 yılında 302 milyon TL iken, ekonomik krizin derinleştiği 2025 yılında bu rakam 744 milyon 805 bin TL’ye çıkarıldı. Kurumun 2026 yılı için öngördüğü yolluk bütçesi ise 845 milyon TL gibi rekor bir seviyeye ulaştı. Ayrıca sadece yazışma, tören ve protokol harcamaları için yıllık 87 milyon TL nakit harcanmakta.

Kurumun her yıl eğitim, istişare veya mevzuat başlığı altında düzenlediği yüzlerce toplantı ve seminer için kendi tesisleri yerine Antalya gibi turistik bölgelerdeki 5 yıldızlı lüks otelleri tercih etmesi ve buralara milyonlarca liralık organizasyon ödemeleri yapması müfettiş raporlarına ve basına yansıdı. Ankara’daki merkez binası başta olmak üzere, il ve ilçe müftülük binalarının yapımında ve makam odalarının tasarımında varaklı mobilyalar, lüks halılar ve yüksek maliyetli çevre düzenlemeleri ise ayrıca tercih edilmektedir. Sade ve mütevazı bir yaşamı öğütleyen inancın temsilcisi konumundaki bir kurumun, kamusal itibarı lükste, şatafatta ve varakta araması, kamuoyunda haklı ve derin bir samimiyet sorgulamasına yol açmaktadır.

Eh tabii sadece bunlarla kalarak kimseyi zan altında bırakmayalım. Bir yatırım mantığı(?) da söz konusu. Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) ve bağlı şirketleri adeta dev bir ticari holdinge dönüşmüş durumda. Cami minarelerini GSM operatörlerine baz istasyonu olarak kiralayarak yüksek miktarda (Metropollerde ortalama 5.000, taşrada 2.500 ABD Doları) kira geliri elde etmektedirler. Sadece 2025 yılında Diyanet bütçesinden vakıflara 505 milyon 656 bin TL nakit aktarımı planlanmıştır. Kuruma bağlı inşaat şirketi sadece ibadethane değil; yurt içinde ve yurt dışında lüks iş merkezleri, büyük konut projeleri, oteller ve gökdelen benzeri yüksek maliyetli gayrimenkul yatırımları yaparak kamu kaynaklarını ticari işletmelere kanalize etmekle eleştirilmektedir.

Sadece para konuşmak olmaz. Yeyin efendiler. Bu fakir halkın çocukları daha çok çalışır o paraları yerine koyar. Paradan çok daha tehlikeli durumlar var. Diyanet yalnızca bütçesiyle değil, Diyanet İşleri Başkanlığı ve ona bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, toplumsal cinsiyet eşitliği, çocuk hakları, ekonomi ve günlük yaşam pratiklerine yönelik verdiği ve kamuoyunda büyük infial yaratan fetvaları ile de hayatımızın orta yerine hızlı girişler yapmayı seviyor.

Diyanet’in resmi internet sitesindeki dini terimler sözlüğünde, buluğ çağının tanımı yapılırken erkeklerin 12, kızların ise 9 yaşında buluğa erebileceği ve bu yaştakilerin evlenebileceği yönündeki ifadeler kamuoyunda çocuk evliliklerine meşruiyet kazandırıldığı gerekçesiyle çok sert tepki çekti. Yoğun eleştiriler üzerine Diyanet bu maddeyi sitesinden kaldırmak zorunda kaldı. Muazzam bir “akıl tutulması”, harika bir pedagojik keşif! Sizler 9 yaşındaki çocuğa çarpım tablosunu, sağını solunu öğretmeye çalışırken; koskoca bir kamu kurumu, çocuk yaşta evliliklere zemin hazırlayabilecek bu tür tanımlamaları kamuoyuna sunabiliyor. İlkokul çağındaki bir çocuğun gelişimsel ve psikolojik gerçekliğiyle tamamen kopuk olan bu tür yaklaşımların, ‘fıkhi terminoloji açıklaması’ adıyla dahi olsa erişime açılması, modern hukuk ve çocuk hakları açısından açık bir toplumsal alarm işaretidir.

Çocukları ilgilendiren bir diğer müthiş fetva daha. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun fetva sayfasına gelen bir soruya verilen yanıtta, bir babanın öz kızına şehvet duymasının annesiyle olan nikahını düşürmeyeceği açıklandı. Bu tür bir sorunun sorulabiliyor olması ve buna dini referanslarla yanıt üretilmeye çalışılması, toplumsal ahlak ve pedagoji açısından akıl alır gibi değildir. Toplumun manevi değerlerini korumakla görevli, milyarlık bütçeli bir kamu kurumunun; çocuk koruma kanunları, evrensel hukuk ve insan vicdanıyla taban tabana zıt bu tür konuları ‘fıkhi bir tartışma’ başlığı altında bile olsa erişime açması, kabul edilemez bir pedagojik ve sosyal sorumluluk ihlalidir. 2023 Kahramanmaraş depremlerinin ardından Diyanet’in, depremzede yetim çocukları evlat edinen kişilerin bu çocuklarla evlenmesinde dini bir engel olmadığı yönündeki açıklaması ise kamuoyunda bardağı taşıran son damlalardan biri oldu diyebilirim. Bu konuyla ilgili verilebilecek daha çok örnek var ancak daha fazlasını vicdanların kaldırabileceğini düşünmüyorum sevgili okur.

Çocuk gelişimi ve pedagojik keşiflerin yanı sıra para politikası ve ekonomi bilgisiyle de, Diyanet çağımızın çok ötesinde hareket etmekte ve bize sonsuz bir güven aşılamakta. Türkiye’de enflasyonun ve hayat pahalılığının hızla arttığı bir dönemde, piyasadaki fiyat artışları ve stokçulukla ilgili sorulan bir soruya Diyanet’in “Fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren Allah’tır” hadisiyle yanıt vermesi benim favorilerimden biri. En başından beri boşuna Merkez Bankası faiz kararlarını, TÜİK verilerini, döviz kurunu takip etmişiz. Bu muazzam ekonomik reçete karşısında şapka çıkarmaktan başka bir şey yapılamaz diye düşünüyorum. Rahmetli Kemal Dervişoğlu hayatta olsaydı, kendisine Diyanet İşlerinde ekonomi bilgisini tazelemesi tavsiyesini verirdim.

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, kadınların yanlarında eşleri veya mahremleri (akrabaları) olmadan 90 kilometreden fazla bir mesafeye yalnız başlarına seyahat etmelerinin “uygun olmadığı” yönündeki açıklaması, çocuklara ve yetişkinlere yönelik dini bilgilendirmelerinde “Sol elle şeytanlar yemek yer, bu yüzden sol elle yemek yemek haram veya mekruhtur” yönündeki ısrarlı açıklamaları, biyolojik bir özellik olan solaklığı şeytanlaştırması, vücuduna dövme yaptıranların pişman olmaları halinde dövmelerini sildirmeleri gerektiği, sildiremiyorlarsa tövbe etmelerinin yettiği ancak dövme yapmanın günah olduğu fetvası ile saç ektirmenin “Allah’ın yarattığı fıtratı değiştirmek” olduğu yönündeki çıkışları ile Diyanet İşleri Başkanlığı, 21. yüzyıl dünyasında bireysel özgürlükleri, biyolojik gerçekleri ve modern hayatın olağan akışını hiçe sayan absürt bir yasaklar silsilesine imza atmaktadır. Kadının tek başına seyahat etmesini güvenlik bahanesiyle engellemeye çalışmak, günümüz dünyasının ulaşım, eğitim ve iş hayatı gerçeklerinden tamamen kopuk, kadını ancak bir erkeğin vesayeti altında var olabilen “eksik” bir varlık olarak gören arkaik bir zihniyetin ürünüdür. Hele ki sol elini kullanan milyonlarca insanın doğuştan gelen biyolojik bir özelliğini “şeytanlıkla” bağdaştırmak, pedagojiden ve bilimden zerre nasibini almamış, çocukların psikolojisinde travma yaratacak kadar tehlikeli bir cehalet örneğidir. Vücuda yapılan dövmeyi ya da kellik gibi tamamen estetik ve tıbbi bir ihtiyaca yönelik saç ekimini “fıtratı bozmak” ilan eden bu anlayış, ne hikmetse lüks makam araçlarıyla, şatafatlı binalarla kamu kaynaklarını insafsızca tüketirken kendi fıtratının ve vicdanının nasıl bozulduğunu hiç sorgulamamaktadır. Topluma ahlak, adalet ve sevgi aşılaması gereken koskoca bir kurum; halkın vergileriyle ayakta dururken, vatandaşın saçına, dövmesine, çatalı hangi elle tuttuğuna ve kadınların nereye seyahat ettiğine kafayı takmış durumdadır. Bu durum, Diyanet’in artık manevi bir rehber olmaktan çıkıp, bireysel yaşam tarzlarına müdahale etmeyi görev edinmiş, toplumun gerçek dertlerine gözünü kapatmış bir “yaşam tarzı zabıtasına” dönüştüğünün en açık kanıtıdır.

Anayasa’nın Diyanet’e yüklediği görev açıktır. Din hizmeti sunmak. Toplumu din konusunda aydınlatmak. Ve bunu siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak yapmak. İşte tartışmanın düğüm noktası tam da burasıdır. Çünkü bir kamu kurumu hakkında “Anayasa’daki tarafsızlık ilkesine uygun davranıyor mu?” sorusunun sorulabiliyor olması bile başlı başına önemlidir. Başlı başına utançtır.
Eleştiri, düşmanlık değildir. Hesap sormak, dine saldırı değildir. Demokratik bir cumhuriyette bunlar vatandaş olmanın doğal sonucudur. Bu sonuca katlanamayanların derdi bizzat cumhuriyetledir. Devlet, vatandaşın vergisiyle yaşar. Vatandaş da devlet kurumlarına soru sorar. Bu ilişkinin adı husumet değil, demokrasidir.
Belki de asıl mesele budur. Bir kamu kurumunu eleştirmenin, neden hâlâ birçok kişi tarafından “kutsala dokunmak” gibi algılandığı… Oysa kutsal olan devlet kurumları değil, hukuk devletidir. Kutsal olan makamlar değil, hesap verebilirliktir. Kutsal olan bütçeler değil, vatandaşın alın teridir. Masaldaki çocuk yalnızca gerçeği söylemişti. Bugün de yapılması gereken aynı şey. Rakamlara bakmak. Belgelere bakmak. Sorular sormak ve hiçbir kamu kurumunu eleştirilemez, dokunulamaz veya sorgulanamaz bir konuma yerleştirmemek.
Çünkü demokrasilerde hiçbir kurum, “Ben hesap vermem.” deme lüksüne sahip değildir.

Ne Cumhurbaşkanlığı.
Ne belediyeler.
Ne bakanlıklar.
Ne de Diyanet İşleri Başkanlığı.

Çünkü kralın gerçekten giyinik olup olmadığına karar verecek olan alkışlar değil, gerçeğin kendisidir. Tüm bunlar yaşanıyorsa gerçekten ahlaklı, gerçekten dindar insanın söylemesi gereken tek şey vardır;

“Kral çıplak.”

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER