Ankara soğuktu. Temmuz ayının yakıcı sıcağına rağmen, bozkırın ortasına çöken hava tozu ve barut kokusunu şehir merkezine kadar taşıyordu. 1921 yılının Temmuz ortasıydı. Batı Cephesi’nden gelen haberler hiç iç açıcı değildi. Yunan ordusu büyük bir taarruz başlatmış, Kütahya ve Eskişehir düşmüştü. Ordumuz, Sakarya’nın doğusuna çekilmek gibi hayati ve riskli bir kararın eşiğindeydi. Meclis koridorlarında panik, uğultu ve tartışmalar hakim; kimileri meclisin Kayseri’ye taşınmasını fısıldıyordu. Ankara’daki bu karanlık ve gergin atmosferin tam ortasında, Taş Mektep (Ankara Erkek Lisesi) binasında ise bambaşka bir hazırlık vardı. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey, cebindeki kağıtları sıkıntı ile katlayıp Mustafa Kemal’in kaldığı direksiyon binasına doğru yola çıktı. Ülke yangın yeriyken, daha önce planlanan Maarif Kongresi’ni iptal etmekten başka çara göremiyordu. Cephede yüzlerce subay, binlerce asker şehit düşerken, öğretmenleri Ankara’da toplayıp eğitim konuşmak kimsenin aklına yatacak bir iş değildi. Hamdullah Suphi, Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına geçti. Yüzündeki yorgunluğu ve endişeyi gizlemeye çalışarak konuştu:
“Paşam, cephedeki durum malum. Yunan ordusu ilerliyor. Bu şartlar altında Öğretmenler Kongresi’ni toplamak doğru olur mu? İsterseniz kongreyi erteleyelim…”
Mustafa Kemal, gözlerini haritadaki Sakarya hattından ayırdı. Masanın üzerindeki tütünü sarmış, derin bir nefes çekmişti. Hamdullah Suphi’nin yüzüne baktı. Bakışlarında çaresizlik değil, sarsılmaz bir kararlılık vardı. Tek bir an bile tereddüt etmeden, o tarihi cevabı verdi.
“Hayır, hayır! Ertelemeyin… Cahillikle, bilgisizlikle savaş, düşmanla savaştan daha az önemli değildir. Cephede ordu düşmanla savaşırken, öğretmenler de mektepte cehaletle savaşacak. Kongreyi mutlaka toplayın!”
16 Temmuz 1921 sabahı, Ankara’daki Erkek Muallim Mektebi’nin salonu tarihi bir güne uyandı. İşgal altındaki İstanbul’dan, Anadolu’nun dört bir yanından, işgal altındaki vilayetlerden binbir zorlukla, yürüyerek veya kağnı sırtında gelen 250’den fazla kadın ve erkek öğretmen salondaydı. Üstleri başları toz içindeydi, çoğunun ayağında çarık vardı ama gözlerinde umut ışıldıyordu. Mustafa Kemal Paşa, askerî üniformasıyla salona girdi. Birkaç kilometre ötede topların sesi duyulurken, adımları kendinden emin ve mağrurdu. Kürsüye çıktı. Karşısındaki cefakar öğretmenlere baktı ve tarihe kazınan konuşmasını yaptı:
“Silahıyla olduğu gibi beyniyle de mücadele etmek zorunda olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur. Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken, onlara her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına ve kendi benliğine düşman olan unsurlarla mücadele etme gereği öğretilmelidir…”
Kongre salondakiler için bir toplantıdan çok daha fazlasıydı; bu, “Biz bu savaşı kazanacağız ve sonrasında nasıl bir ülke kuracağımızı şimdiden planlıyoruz” meydan okumasıydı. Yunan ordusu Polatlı’ya kadar dayanmışken, bir milletin lideri geleceğin müfredatını, kız ve erkek çocuklarının eşit eğitim alması gerektiğini ve milli terbiyenin esaslarını tartışıyordu.
O gün Ankara’da top sesleri arasında toplanan Maarif Kongresi, Cumhuriyet’in harcının henüz cephedeyken, kalemle ve akılla karıldığının en büyük kanıtı olarak tarihe geçti.
Tarihe geçti geçmesine de, bugün geldiğimiz noktada biz bunu ne kadar koruyabildik? Tarih, milletlerin kaderini tayin eden kırılma noktalarını not eder. Anadolu’nun dört bir yanından çarıklarla, kağnı sırtında, üstü başı toz içinde gelen 250’den fazla kadın ve erkek öğretmen, Erkek Muallim Mektebi’nin salonunda toplandığında, dışarıda patlayan topların sesi müfredat tartışmalarına karışıyordu. İşte o vizyon; Geometri kitabını bizzat kaleme alan, milletvekili maaşlarının öğretmen maaşlarını geçmesini yasaklayan, karatahta başında harf öğreten Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuydu. Şimdi gözlerinizi kapatın, o tarihi salondan çıkın ve 2020’lerin Türkiye’sine, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kırmızı halılarla kaplı koridorlarına dönün. Karşımızda; bilimden, felsefeden ve cumhuriyet değerlerinden temizlenmiş bir enkaz ve bu enkazın tepesinde gururla oturan bir idare duruyor.
Atatürk’ün “Savaşı kazanacağız ve sonrasında nasıl bir ülke kuracağımızı şimdiden planlıyoruz” dediği koltukta bugün oturan Sayın Yusuf Tekin, Meclis bütçe görüşmelerinde milletin gözünün içine bakarak şu tarihi (!) tespiti yapıyor:
“Sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘Sivil Toplum Kuruluşu (STK)’ dediğimiz yapılarla protokol yapmaya devam edeceğiz.”
Kamu kaynaklarıyla ayakta tutulan, yurtlarında gencecik çocukların hayatlarının karardığı, yangınlarda can verdiği yapılar birdenbire “sivil toplum” oluverdi! Batman’daki parti kongrelerinde ise hızını alamayıp cumhuriyetin temel taşı olan laikliği hedef alarak, “Sizin laiklikten anladığınız camilerin kapısına kilit vurmak, camileri ahıra çevirmek…” sığlığındaki ezberleri savunabiliyor. Bir ülkenin eğitiminden sorumlu bir figürün, evrensel laiklik ilkesini tarihi çarpıtmalarla hedef alması ve buna karşı çıkan akademisyenleri dava etmekle tehdit etmesi, bakanlığın geldiği zihniyet özetidir. Aslında şaşırmamak gerek. Fethullah Gülen de aynı zihniyete sahip insanlar için 2013 yılına kadar Sivil Toplum Kuruluşu lideriydi.
FETÖ’nün devlet kadroları içinde en yoğun örgütlendiği ve “insan kaynağı Devşirme” alanı olarak gördüğü temel kurum hep MEB olmuştur. 2003-2009 dönemi Milli Eğitim Bakanlığı yapan Hüseyin Çelik dönemi, sanıyorum güzel bir örnek olacaktır. MEB’deki en büyük kadrolaşma ve FETÖ mensubu bürokratların Talim Terbiye Kurulu, Personel Genel Müdürlüğü, müfettişlik kadroları gibi kilit noktalarda güç elde etmesi tesadüf değildir. Çelik, cemaat okullarını ve Türkçe Olimpiyatları’nı defalarca övmüş, gelen eleştirilere karşı cemaat yapılanmasını açıkça savunmuştu. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hazırlanan iddianamelerde ve Mülkiye Müfettişliği raporlarında, Türkçe Olimpiyatları’na bakanlık bütçesinden ve okullardan sağlanan katılım, lojistik desteklerin boyutu ortaya kondu. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından MEB, bünyesinde en çok ihraç yaşanan bakanlık oldu. 30 binden fazla öğretmen ve binlerce bürokrat/müfettiş FETÖ iltisakı ve ByLock kullanımı gerekçesiyle ihraç edildi. Örgüte ait yüzlerce özel okul, dershane, etüt merkezi ve yurt kapatılarak Hazine’ye devredildi. Bu devasa rakamlar, bakanlık tepe yönetiminin yıllarca bu yapılanmaya göz yumduğunu ve alan açtığını kanıtlar niteliktedir. Sistemin başında oturanların zihniyet haritası böyle olunca, alt kadrolardaki bürokratların ve makam hırsıyla gözü dönmüş okul idarecilerinin cesareti de tesadüf olmuyor elbette. Dün FETÖ’ye sınıfların kapısını sonuna kadar açıp, “Ne istedilerse veren”, nehirleri o karanlık yapıya akıtan MEB bürokrasisi; bugün isim değiştirmiş başka tarikat ve cemaatleri “STK” ambalajıyla içeri sokarken arkasına aldığı o cüretkar özgüveni işte bu tepe yönetimden alıyor.
Değişen tek şey aktörlerdir; değişmeyen ise cumhuriyetin laik, bilimsel ve kamusal eğitim ilkelerine duyulan o köklü husumettir. Bakınız; 10 Kasım sirenlerini “putperestlik” diye niteleme cüretini gösteren okul müdürlerinden, Harf Devrimi’ni “Bir gecede cahil kaldık” zırvalığıyla hedef alan Talim Terbiye Kurulu üyelerine; 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı “ümmetin bölünmesi” olarak gören gerici zihniyetten, Anayasa güvencesindeki karma eğitimi “ahlaksızlık” ilan etmeye kalkan idarecilere kadar devasa bir çürüme ağının ortasındayız. 2017’de müfredatın başına getirilenlerin, bilimin ışığı olan Evrim Teorisi’ni ders kitaplarından tamamen kazıyıp yerine cihat kavramını sokması; ilkokul çağındaki küçücük çocuklara ÇEDES protokolleri adı altında okullarda maket mezar etrafında ağıt yaktırılması tesadüf müdür? Dün çocukları “kısmet” diyerek atamayan, “başka iş yapsınlar” diye küçümseyen bakan zihniyeti ile bugün cumhuriyet devrimlerini “ahır yapılan camiler” yalanıyla hedef alan Bakan Yusuf Tekin zihniyeti aynı damardan beslenmektedir. Cumhuriyetin kurucu iradesi, öğretmenine milletvekillerinden fazla maaş ödemeyi ilke edinen Başöğretmen Atatürk’ün omzunda yükselirken; bugün Milli Eğitim Bakanlığı, kendi varlığını borçlu olduğu laik cumhuriyete, harf devrimine ve aydınlanmaya savaş açmış durumdadır. Eğitim, cehaletle mücadele etme amacından tamamen kopartılmış; gerici beyinlerin, laiklik düşmanı kadroların ve rejimle hesaplaşma derdinde olanların deneysel tahtasına dönüştürülmüştür.
Bakanlık koridorlarında tarikat protokollerinin pazarlığı yapılırken, dersliklerde heba edilen tam bir nesil var. Eğitimi bir “aydınlanma” değil, bir “mürit yetiştirme bandı” olarak gören bu anlayış; ne yazık ki en temel işlevi olan “eğitmeyi” ve “öğretmeyi” dahi başaramamaktadır. Türkiye’de eğitim sistemi, 27 yıldır aralıksız oynanan bir yapboz tahtasına dönüştürülmüştür. Bozkırın ortasında, top sesleri altında toplanan I. Maarif Kongresi’nde geleceğin müfredatını milim milim hesaplayan o devlet aklının yerini; her gelen bakanın bir öncekini “çöp” ilan ettiği, yaz boz tahtasından hallice bir idare aldı. Sınav sistemlerinin adını akılda tutmak bile imkansız hale geldi: LGS, OKS, SBS (1, 2 ve 3 aşamalı denemeleriyle), TEOG ve tekrar LGS… Üniversiteye girişte ÖSS, YGS-LYS, YKS… Sistem o kadar sık ve fütursuzca değişti ki, bu ülkede bir çocuğun ilkokula başladığı sınav sistemiyle liseden mezun olduğu sınav sistemi hiçbir zaman aynı kalmadı. 4+4+4 dediler, hiçbir fiziki altyapı ve pedagojik hazırlık olmadan 60 aylık sübyan çocukları ortaokul öğrencileriyle aynı binalara doldurdular; binlerce kız çocuğunu örgün eğitimin dışına itip açık liselerin ve karanlık yapıların kucağına iteklediler.
Peki, bu kadar deneyin, bu kadar “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” süslemelerinin ve müfredat budamalarının sonucunda elimizde ne kaldı? Ne acıdır ki, uluslararası ve ulusal verilerin belgelediği tam bir kalite çöküşü.
PISA (OECD) Raporları, yani Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı verilerinde Türkiye, okuduğunu anlama, matematik ve fen okuryazarlığı alanlarında OECD ülkeleri arasında istikrarlı bir şekilde listenin en dibindeki, son çeyrekteki yerini koruyor. Buradaki okuduğunu anlama oranı karşısında bir noktaya değinmek isterim ki, kendi dilinde okuduğunu anlama. İngilizce, Fransızca veya Arapça değil. Türk çocuğu kendi dilinde okuduğunu anlamıyor. Dışarıya çıkmadan kendi içimize bakarsak, ÖSYM ve LGS Net Ortalamaları ayrı bir acı bilanço. Ülkedeki milyonlarca öğrencinin girdiği YKS ve LGS sonuçları sistemin içler acısı halini tescillemektedir. 40 soruluk Temel Matematik testinde Türkiye net ortalaması tek haneli rakamlarda (3 ila 5 net arasında) sürünmektedir. Öğrencilerimiz 20 soruluk Türkçe veya Sosyal testlerinde kendi anadilinde yazılmış paragrafı okuyup ana fikri çıkaramamaktadır.
Peki bu çocukların suçu mu? Bu çocuklar aptal mı?
Elbette hayır! Bu ülkenin evlatları ne zekadan yoksun ne de kabiliyetsizdir. Problem çocukların zekasında değil, o zekayı gerici dogmalarla köreltmeyi yönetim politikası haline getiren zihniyettedir! Dünyanın dört bir yanında bilimin, yazılımın, sanatın ve sporun en tepe noktalarında göğsümüzü kabartan Türk gençleri varken; kendi ülkesinde kendi anadilindeki paragrafı anlayamayan nesiller türediyse, bunun sorumlusu tahta başında dirsek çürüten öğrenci değil, o tahtanın arkasındaki karanlık anlayıştır. Bu çocuklar aptal değil ama siz onları aptal yerine koydunuz…
Siz bu çocukları;
Hayatlarında bir kez bile girmedikleri sınavlardan aldıkları puanlarla hayallerini çalarken,
Dersliklerde fen, felsefe ve matematik yerine “maket mezar etrafında ağıt yakmayı” ders diye önlerine koyarken,
Beslenme çantasına tek bir kuru ekmek koyamayan, okul tuvaletinde salgın hastalıkla boğuşan, açlıktan sıradayken bayılan o minik bedenlerden “başarı” beklerken aptal yerine koydunuz.
Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir” diyerek ülkeyi emanet ettiği vizyondan; çocukları tarikat yurtlarının insafına, MESEM adı altında sanayi tezgahlarında pres makinelerinin altına iten bu sömürü düzenine nasıl gelindi? Ziya Selçuk’un pandemi döneminde çöken EBA altyapısına “Bizim için de sürpriz oldu” rahatlığıyla yaklaşması, Ömer Dinçer’in öğretmenlere “Başka iş yapın” pişkinliği, Yusuf Tekin’in cemaatleri “STK” ambalajıyla sınıflara sokması bu çocukların suçu mudur?
Siz bu çocukların analitik düşünme yetisini elinden aldınız. Müfredattan Evrim Teorisi’ni, mantığı, felsefeyi atıp yerine hurafeleri doldururken; gençlerin merak duygusunu, sorgulama yeteneğini ve geleceğe olan inancını katlettiniz.
Bu zifiri karanlığın, bu planlı çöküşün ve bilinçli cehaletin ortasında durup geriye baktığımızda, yolumuzu aydınlatan tek bir meşale, sığınacağımız tek bir liman kalıyor… Mustafa Kemal Atatürk.
O ki; bir ülkenin en çaresiz anında, cepheden kopup gelse dahi öğretmenlerin karşısında önünü ilikleyen tek liderdi. Bir milletin kaderini cehaletle mücadelede gören, harf devrimi için karatahta başına geçen, Geometri kitabını kendi eliyle yazarak gençlerin zihnini özgürleştiren Başöğretmen… O, eğitimin tek bir hedefini biliyordu: Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek.
Ne yaparsanız yapın, müfredatlardan adını kazımaya çalışsanız da, bilimi atıp yerine hurafeleri doldursanız da, bu toprakların evlatlarının kalbindeki Atatürk sevgisini ve onun gösterdiği bilimsel ışığı söndüremeyeceksiniz. Dünün yokluklar içindeki Anadolu’sunda cehaleti söküp atan o devrimci ruh, bugün sınıflara hapsetmeye çalıştığınız karanlığı da yırtıp atacaktır.
Çünkü bu millet, geleceğini cemaat yurtlarına, tarikat protokollerine, liyakatsiz kadrolara ve kalitesizliğe teslim etmeyecek kadar köklü bir hafızaya sahiptir. Dönüp baktığımızda milyarlık projeleri batıranların, okulları pislik ve açlık içinde bırakanların, matematik netleri sıfıra yaklaşırken Meclis kürsüsünden tarikat övgüsü düzenlerin kurduğu bu makyajlı düzen dökülmektedir.
Makyaj akmış, yalanlar tükenmiş, sistem iflas etmiştir. Ve biz, bilimin, aklın ve Atatürk’ün izinde tek bir şey söylüyoruz:
KRAL ÇIPLAK
