Yasanın 7. maddesi uyarınca kurulan “özel kurul” kararıyla salıverilen Zana kod adlı Mehmet, yıllarca kaldığı cezaevinin kapısından bir sabah elini kolunu sallayarak çıktı. Meclis’teki bazı milletvekilleri onu “toplumsal bütünleşmenin bir neferi” diye alkışlamış, yapılan düzenlemeyi Türkiye’nin önündeki yeni ve aydınlık bir sayfa olarak pazarlamıştı.
Mehmet özgürdü artık.
Aylar sonra Doğu’daki bir ilçenin en işlek caddesinde bir devriye aracının yanından geçerken patlayan bomba, bütün o nutukların üzerine tek cümleyle cevap verdi.
Yirmi iki yaşındaki polis memuru olay yerinde şehit oldu. Altı aylık bebeğini kucağına alıp evine dönmekte olan genç bir öğretmen ağır yaralandı. Caddeye dağılan cam kırıkları arasında, birkaç ay önce Meclis kürsülerinde anlatılan “toplumsal bütünleşme” masalından geriye yalnızca siren sesleri kaldı.
Şehit polisin babası, oğlunun al bayrağa sarılı tabutunun başında tek bir soru soruyordu:
“Hani silah bırakacaklardı? Hani bu yasa barış getirecekti?”
İşte siyasetçinin kürsüde kurduğu cümlelerle devletin sokağında karşılaştığı gerçek arasındaki mesafe budur. Gelin acı gerçeklerin başladığı yere, sayılarla ve skandallarla makyajlanıp önümüze konan o utanç tablosuna gözümüzü dikelim. Meclis Genel Kurulu’nda yapılan oylamada 562 oyun 467’si “evet” çıktı. Üstelik daha birkaç hafta önce bu düzenlemenin mimarlarından Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş çıkıp ne diyordu? “Asla bir genel af ve şahsa ait af niteliğinde olmamalıdır.” Kapsamı belli olacakmış, denetimi olacakmış, süresi belli olacakmış! Güzel. Peki şimdi soruyoruz. O zaman bu kadar büyük bir siyasi mutabakatla önümüze getirilen metnin sınırlarını kim çizdi? Hangi pazarlıkta ne verildi, hangi pazarlıkta ne alındı? Milletin önüne konan metin bir hukuk metniyse neden arkasında bu kadar büyük bir siyasi sis perdesi var? Yok eğer ortada gerçekten tertemiz, herkesin içine sinen, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren masum bir hukuk düzenlemesi varsa, bu telaş, bu gizlilik, bu kapalı kapılar ardındaki diplomasi niye? Dahası, bugün bize “sadece terörün sona erdirilmesi için teknik bir düzenleme” diye pazarlanan şeyin talepleri de ortada. DEM Parti daha yasa çıkmadan önce bunun yalnızca silah bırakma meselesiyle sınırlı kalmamasını, ceza hukukundan infaz sistemine, Terörle Mücadele Kanunu’ndan demokratikleşmeye kadar uzanan yeni düzenlemelere zemin hazırlamasını açıkça istedi. Yani mesele yalnızca “silah bırakacaklar, evlerine dönecekler” meselesi değilmiş. Çerçeve dedikleri şeyin içine daha nelerin sığdırılacağını zaman gösterecek. Bizim itirazımız da tam burada başlıyor. Çerçevenin içine ne koyduğunuzu bugün söylemiyorsanız, yarın içinden ne çıkacağını millet nereden bilecek?
Salonda bulunan vekillerin %83’ü terör örgütünün ajandasına kılıf uyduran bu tasarıya gözü kapalı el kaldırdı. Sadece bu veri bile Gazi Meclis’in millet iradesinden ne kadar kopuk, genel başkanların dudakları arasına ne kadar mahkum olduğunun tescilidir. Kamuoyu araştırmalarında halkın %78’i terör suçlularına yönelik örtülü aflara ve infaz indirimlerine kesin bir dille karşı çıkarken, milletvekillerinin %83’ünün bu tasarıyı onaylaması “temsili demokrasi” masalının iflas ettiğinin kanıtıdır.
Biri bebek olmak üzere 12 masumun kanı elinde olan tescilli canileri mitinglerde gezdirip, 50.000 kişinin katili terörist başına “umut hakkı” tanıyıp, halka kurşun sıkan teröriste af çıkaralım, öyle mi? Türk gençlerini her fırsatta faşistlikle suçlayan o “sözde” aydınların içindeki gizli faşist, Mussolini’nin Ulusal Faşist Partisi’ne nal toplatır! Ekranlarda çıkıp “Çanakkale’de, Malazgirt’te beraberdik” edebiyatı yapıyorlar. Bu söylem koca bir safsatadan başka bir şey değildir, gerçekle yakından uzaktan alakası yoktur. Tarihi tahrif ederek teröre yasal kılıf uyduramazsınız.
Haber sitelerine, manşetlere ve Meclis tutanaklarına bakıyorsunuz, skandalların ardı arkası kesilmiyor. DEM Parti ve uzantıları ekranlarda sırıta sırıta “Kürtlerin eşitlik talebi” masalını anlatıyor. “Öcalan’ın onayından geçip Meclis’e getirildi” skandalları manşetleri süslerken, milletvekillerinin teklif metnini okumadan sadece genel merkez talimatıyla el kaldırması tarihe utanç vesikası olarak geçti. Yahu uyuşturucu baronunun eşi bile Meclis’te başvekillik yapabiliyor ama halen eşit değiller! Asıl biz sizinle eşit değiliz bu ülkede! Bize gelince kanun, nizam, vergi, askerlik; teröriste ve patronlarına gelince sınırsız imtiyaz, yasal dokunulmazlık!
İşin en acı ve en sirke kokan tarafı ise Gazi Meclis’teki o göz yaşartıcı, utanmaz ittifak. Yasanın 100 yıl önce imzalanan Sevr Antlaşması ile aynı tarihe, 10 Ağustos’a denk getirilip kabul edilmesi bir rastlantı mı, yoksa tarihin acı bir tecellisi mi? Tasarıya oy veren AKP’sinden MHP’sine, HÜDA PAR’ından CHP’sine, Yeni Parti’sinden irili ufaklı yedek kulübesine kadar alayı birden ellerini havaya kaldırdı. Bu yasa için Meclis’te kurulan siyasi denklem öylesine geniş ki dün birbirine ağır sözler söyleyenler bugün aynı düğmeye basıyor. AKP, MHP, CHP ve DEM Parti’nin farklı gerekçelerle aynı metnin arkasında buluşması, Türkiye siyasetindeki eski fay hatlarının nasıl bir anda üzerinin örtülebildiğini gösteriyor. Dün birbirlerine “ihanet” diye bağıranların bugün aynı oylama ekranında “kabul” hanesinde buluşması herhalde Türk siyasi tarihinin en acı ironilerinden biri olarak kayda geçecektir.
Yıllardır milliyetçilik pozları kesip “Önce vatan” diye kükreyen MHP’nin, Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alan bu teslimiyet tiyatrosunda başrol oynamasından mı bahsedelim, yoksa AKP’nin terörü bitirme bahanesiyle devletin şerefini ve otoritesini pazarlık masalarında zaafa uğratmasına mı? Hizbullah’ın Meclis’teki şubesi HÜDA PAR’ın gıcır gıcır takım elbiseleriyle bölünme anayasasına el kaldırmasına zaten kimse şaşırmıyor; geçmişi kan, şiddet ve karanlık eylemlerle anılan bir zihniyetin bugünkü temsilcileri tam da siyasi genetiklerine yakışanı yapıyor.
Öte yandan muhalefet kanadında da durum farksız. Sorsan “muhalefete muhalefet etmeyin” diyorlar. Özgür Özel benim babamın oğlu mu? Kimseye mutlak bir bağlılık içinde değiliz. Selanikli bir yetimin emaneti dışında bizi yönlendirecek bir şey yok. Şehit ailelerine “asla evet demeyiz” deyip ilk fırsatta “kabul” butonuna basanların omurgasını sorgulamayacak mıyız? Zaten Kemal Kılıçdaroğlu’nun tarafı olduğu bir şeyin doğru olma ihtimali nedir ki? İstatiksel olarak bile imkansıza yakın.
Madem bu çerçeve yasada yapılacakların arkasındasınız ve kendinize bu kadar güveniyorsunuz, neden yasanın 10. maddesine “bu kanun kapsamında görev yapan kamu görevlileri ve siyasi aktörler gelecekte cezai ve hukuki sorumluluktan muaftır” şartını ekliyorsunuz? Ne korkusu bu? Arkasında tüm devlet güçleri olsa da yasa çıkartırken bile paçası tutuşan, yarın yargılanmaktan başka bir şey düşünemeyen tek iktidar-muhalefet koalisyonu siz olabilirsiniz.
Ajanıyla, teröristiyle, saraylısıyla, tarikatçısıyla, siyasi uzantısıyla el ele verip bu vatanı pazarlık masasına sürenler iyi dinlesin. Bu yasaya evet oyu kullanan tüm milletvekilleri, milletin iradesine onulmaz bir yara açmış, tarihi bir vebale ortak olmuşlardır. Benim hayalini kurduğum devlette Ruşen Çakır, Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan gibi isimler, hukuk önünde eylemlerinin hesabını kuruşu kuruşuna veriyor ve Türk siyasetinde asla esameleri okunmuyor. Soruyorum size, Türk’ü öldürmek bu kadar kolay mıdır? Açtığınız bu yolun sonu nereye varacak sanıyorsunuz? Yarın bir gün terörle mücadele eden kahraman askerlerimizi yargılamaya kalkarlarsa hiç şaşırmayın! Bugün bize “birlik”, “barış”, “toplumsal bütünleşme” deniliyor. Peki yarın bu kavramların hukukî karşılığı ne olacak? Bugün “silah bırakma” diye başlayan süreç yarın infaz düzenlemesine, öbür gün Terörle Mücadele Kanunu’na, daha sonra anayasal taleplere uzanırsa ne diyeceksiniz? “Biz bunun buraya kadar geleceğini bilmiyorduk” mu? İşte devlet yönetmekle siyasi kumar oynamak arasındaki fark tam da budur. Devlet, yarını hesap eder. Siyasetçi ise bazen sadece bugünkü alkış ve oyu düşünür.
Siz Meclis kürsülerinde süslü yalanlar söylerken, tarih o oylamada kalkan ellerin hesabını tek tek not ediyor. 10 Ağustos gecesi o Genel Kurul salonunda çekildiğiniz sırıtkan hatıra fotoğraflarını saklayın. O fotoğraflar, bu milletin hafızasına bir uzlaşma belgesi olarak değil, vatanın bütünlüğüne, şehitlerin mukaddes kanına ve Türk milletinin şerefine karşı atılmış bir imza olarak kazındı. Vatanın böylesine göz göre göre pazarlanmasına rıza gösteren bu “çerçeve”yi alın, duvarınıza asın.
İyi tatiller sevgili “millet”vekillerimiz.
