Bilet almışsın.
Günler öncesinden. Belki maaş yattığı gün. Zaten biletler malum. Her şey gibi onlar da ateş pahası.
Aklına işaret koymuşsun: “Çarşamba — konser.”
O gün geliyor.
İş çıkışı koştura koştura eve geçeceksin, üstün başını değiştireceksin. Duş alacaksın.
Arkadaşın gruba yazıyor: “Kapıda buluşalım.”
Alelacele sokağın köşesindeki taksi durağına yürüdün.
“Abi şu konser alanına geçebilir miyiz?” dedin.
Taksici aynadan baktı.
“Kısa mesafe,” dedi. “Oraya gitmem.”
Bir an ne diyeceğini bilemedin. Tartışacak hâlin yok zaten geç kalmak üzeresin.
“Tamam,” dedin döndün. Koşmaya başladın.
Otobüs durağına geldiğinde kalabalık çoktan dizilmişti.
Otobüs geldi. Kapı açıldı. İçerisi zaten dolu
Şoför, kimsenin şaşırmadığı o cümleyi söyledi:
“Arkaya doğru ilerleyelim arkadaşlar.”
“İyi de abi arkada ilerlenecek yer yok ki?” diyemedin.
Bir iki kişi denedi. Olmadı. Kapılar kapandı. Otobüs gitti.
Telefonuna baktın, saat ilerliyor.
Arkadaş grubuna mesaj düştü:
“Biz vardık sayılır, neredesin olm?”
Cevap yazamadın. Çünkü hâlâ aynı durakta, ikinci otobüsü bekliyordun.
İnsan bazen sadece bir konsere gitmeye çalışırken bile memleketinin dertleri tarafından küçük küçük ısırılıyor.
Neyse ki ikinci otobüs geldi. Bu sefer binebildin. Yarım adım yer buldun. Tutunacak bir demir aradın. Şoför ani fren yapınca içeridekiler birbirine çarptı. Kimse kimseye kızmadı. Ona da alışılmıştı.
Bir şekilde indin. Biraz yürüdün.
Kalabalığın arasından sıyrıla sıyrıla konser alanına yaklaştın.
Ve tam kapıya geldiğinde, girişteki görevlinin önünde birikmiş insanları gördün.
Bildirim sesi geldi.
Telefonunu çıkardın.
Etkinlik iptal edilmişti.
Kapının önünde bekleyenler vardı.
Kimisi görevliye bir şey soruyor, kimisi telefonundan haberi yeni okuyordu.
Birinin ağzından şu cümle çıktı:
“Şaka mı bu?”
Değildi.
Günlerdir planlanan, biletleri satılmış, insanları yola çıkmış bir etkinlik, “toplumsal değerlere uygun bulunmadığı” için iptal edilmişti. İnsan ister istemez düşünüyor. Toplumsal değer dediğimiz şey ne zaman bu kadar kolay kullanılan bir cümle oldu? Çünkü bu ülkede herkes aynı hayatı yaşamıyor. Aynı müziği dinlemiyor. Aynı yerlere gitmiyor. Aynı şeylere kızmıyor. Zaten mesele de bu değil mi? Birlikte yaşamak dediğimiz şey, biraz da birbirimizin tercihine karışmamayı öğrenmek. Son yıllarda böyle kararları daha sık duyar olduk. Bir etkinlik “uygun görülmüyor.” Bir festival “hassasiyet” nedeniyle iptal ediliyor. Bir sergi hedef gösteriliyor. Gerekçe hep benzer. Toplum rahatsız olabilir. Ama toplum dediğimiz şey tek bir kişi değil ki. Rahatsız olan kadar, olmayan da var. Gitmek istemeyen kadar, gitmek isteyen de var. Gitmeyebilirsin, eleştirebilirsin, boykot edebilirsin. Ama yasak, başka bir şey. Yasak dediğin, senin tercih yapma hakkını gasp etmek demek.
Orada ince ama çok önemli bir çizgi var: Beğenmemek bireysel bir tavırdır. Engellemek ise senin vatandaşlık gücünün sana karşı kullanılmasıdır. Üstelik garip olan şu, bu ülkede insanların hayatını gerçekten zorlaştıran o kadar somut mesele varken, ulaşım, ekonomi, şehirlerin ağırlığı, gündelik hayatın yorgunluğu. İnsanlar bir de nasıl eğleneceklerini, ne dinleyeceklerini açıklamak zorunda kalıyor. Sanki hayat zaten yeterince zor değilmiş gibi. Mesele bir konser değil aslında. Mesele şu soruda düğümleniyor. Devlet insanların nasıl yaşayacağını mı belirler, yoksa insanlar kendi hayatlarını kurarken devlet sadece alan mı açar? Türkiye’de artık bazı kararların nasıl alınacağını önceden tahmin etmek zor değil. Bir etkinlik hedef gösterilir. Sosyal medyada “rahatsız olanlar” görünür hâle gelir. Ardından idari bir karar gelir ve gerekçe çoğu zaman hukuk metinlerinden çok, kültürel bir yorum olur. Oysa burada sorulması gereken soru şu:
Toplumsal değer nedir ve kim belirler?
Toplumsal değer tek bir parça değildir. Türkiye 85 milyonluk bir ülke. İçinde muhafazakârlar var, sekülerler var, metal dinleyen yaşlılar, türkü seven gençler var. Hiç konsere gitmeyenler var. Ama “toplumsal değer” ifadesi kullanıldığında sanki bu çeşitlilik yokmuş gibi davranılıyor. Tek tip bir hayat tarzı, tek tip bir hassasiyet, tek tip bir kültür varmış gibi. Oysa gerçek şu, Toplum dediğimiz şey farklı yaşam biçimlerinin birlikte var olabilme becerisidir. Bir grubun yaşam tarzını diğerine dayatmak, toplum oluşturmaz. Sadece sessizlik üretir. Bir etkinliği yasaklamak, bir fikri yasaklamak, bir müziği yasaklamak…
Bunların hiçbiri karmaşık işler değildir. Dünyanın en kolay yönetim biçimi yasaklamaktır. Zor olan şudur, Farklı olanı yönetebilmek. Hoşuna gitmeyeni tolere edebilmek. Devlet gücünü hakem gibi kullanabilmek. Modern hukuk devletinin amacı insanları “aynı” yapmak değildir. Aksine, farklılıkların çatışmaya dönüşmeden yaşayabilmesini sağlamaktır. Bugün bir konser yasaklanır. Yarın bir festival. Sonra bir sergi. Ardından bir kitap, bir film, bir düşünce. Çünkü sınırı belirsiz bir kavram vardır artık. Uygun görülmeme.
Bir müziği sevmeyebilirsiniz. Bir sanatçıyı itici bulabilirsiniz. Bir etkinliği kültürünüze uzak hissedebilirsiniz. Bu son derece doğal. Doğal olmayan şey, gitmemeyi tercih etmek yerine kimsenin gidememesini istemek. Bu noktada bireysel tercih, kamusal müdahaleye dönüşür. Özgürlük alanınız sessizce daralır. Bu tip kararların en güçlü ve en tehlikeli yanı yasakların kendisi değildir. Alışmaktır. Demokratik haklarınızı kaybetmenize sebep olan şeylerin çoğu büyük anti devrimler değil, küçük kabullenişlerdir. Bugün tartıştığımız şey bir metal konseri değildir. Mesele şudur;
“Ben yaşadığım ülkede başkasına zarar vermediğim sürece istediğim hayatı yaşama hakkına sahip miyim?”
Eğer cevabın evetse, “toplumsal değer” kavramı yasakların gerekçesi değil, birlikte yaşamanın zemini olmalıdır. Çünkü gerçek toplumsal değer herkesin birbirine benzemesi değil, kimsenin diğerine benzemek zorunda olmamasıdır.
