Molière’in zamansız eseri Cimri.
Sevgili okur aslında işin özüne bakarsan bu müthiş eser ile anlatmak istediğim şey arasında doğrudan bir alaka yok. Yani var ama oldukça zayıf bir bağlantı. Molière’in Cimri’sidoğrudan “üretim–tüketim” meselesiyle ilgili değil; daha çok hastalıklı bir biriktirme ve harcamaktan kaçınma hali. Mesele de tam olarak burada başlıyor. Çünkü bazı hikayeler en az anlattıkları şey kadar, anlatmadıkları şeylerle de değerlidir. Cimri’nin ana karakteri Harpagon parayı biriktirir. Biriktirir, saklar, saklar, sakladıkça hayatını daraltır. Evinde boş yere ışık yanmasın ister, sofrada eksik olsun ve günde bir veya iki öğün yeterli olsun ister, kimse bir şey istemesin ister. Çünkü onun dünyasında para harcanacak bir şey değil, korunacak bir şeydir. Kutsaldır. Öyle ki parasını bir sandığa koyup bahçeye gömer ve o sandık kaybolduğunda aslında parasını değil, aklını kaybeder. Herkesten şüphelenir, herkesi suçlar.
Çünkü onun için hayatın merkezi artık para değil, paranın kendisidir.
Şimdi diyeceksin ki bunun Türkiye ile ne ilgisi var? Şöyle var. Harpagon’un hastalığı biriktirmekti. Bizimki ise üretmeden tüketmek. O parayı kullanamazdı. Biz ise olmayan parayı kullanıyoruz. O, harcamaktan korkuyordu. Evet yöntemleri hastalıklıydı ama bir şekilde parasının değerini koruyup, üretip arttırabiliyordu. Biz, üretmeden harcamaktan korkmuyoruz. İkisi de uç gibi duruyor ama aslında aynı noktada buluşuyor. Ekonomiyi yönetemeyen bir zihniyet.
Örneğin araba üretiyoruz. Gururlanıyoruz. Törenler düzenliyor, reklam kampanyaları yapıyoruz. Yerli ve Milli diyoruz. TOGG’un tasarım süreci İtalyan Pininfarina imzası taşıyor. Motor tarafında Alman Bosch devreye girerken, elektrikli araçların en kritik bileşenlerinden biri olan batarya ise Çin merkezli Farasis Energy ile geliştiriliyor. Dönemin Sanayi Bakanı Mustafa Varank, TOGG’un yerlilik oranının yüzde 51 olduğunu ifade ediyor. Bu oranı duyan biri aracın büyük ölçüde yerli üretim olduğu izlenimine kapılabilir, ancak tablo bu kadar basit değil. Nitekim Türkiye’de üretilen Fiat, Renault, Toyota ve Hyundai modellerinin ortalama yerlilik oranı yüzde 54,32 seviyesinde ve bu oran TOGG’un açıklanan oranının dahi üzerinde kalıyor. Bütün bunları boş verip şunu söyleyebilirsin. “Onur, fikri mülkiyet ve tasarım %100 Türk. Apple bile Çin ve Vietnam’da üretim merkezleri kullanıyor ve yabancı ülkelerle ortaklıklar yaparak ürün çıkartıyor. Bu Apple’ın ABD menşeili olmadığı anlamına mı geliyor?” Bunu söylersen evet nispeten haklısın diyebilirim. Ben de sana tam olarak bunu eleştirdiğimi söylerim. 21. Yüzyılda üretilen yüksek değerli her ürünün genelde konsorsiyumlar ve uluslararası ortaklıklarla üretildiği bir sır değil. O zaman neden tamamen yerli ve milli propagandası yapılıyor? Diğer bir durum da şu; bu yapay halk kahramanlığının sonunda TOGG’un fiyat aralığı ne? Tesla gibi muadilleriyle hemen hemen aynı ve hatta üstte. E o zaman yerli aracın halka faydası ne? Örneğin Tesla Cybertruck kendi ülkesinde daha ucuzken, ithal edildiğinde daha pahalı. Bu anlaşılabilir çünkü ülkenin kendi aracı gümrüğe veya diğer vergi kalemlerine tabii olmaz. Kur farkı yoktur mesela. Eğer senin “yerli” aracın, yabancı muadilinden pahalıysa ne gerek vardı? İnsanlardan gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür demesi isteniyor.
Tarımda da çok iyiyiz. Toprağımız var, iklimimiz var, çiftçimiz var. Domatesin anavatanı Anadolu ama markette domatesi sanki İsviçre’den ithal ediyormuşuz gibi fiyatlarla karşılıyoruz. Bir yanda “yerli ve milli üretim” sloganları, diğer yanda yem, gübre ve tohumun büyük kısmının dışa bağımlı olması… tarlada başlayan hikâye, kasada döviz kuru takibiyle devam ediyor. Çiftçi mazotu ithal, gübreyi ithal, tohumu ithal alıyor; sonra da ürününü “yerli üretim” etiketiyle iç pazara sunmaya çalışıyor. Sonuç? Soğanın kilosu bazen etle yarışıyor, patates bile yatırım aracı gibi grafik çiziyor. Market raflarında etiket değiştirme hızı, ürünün büyüme hızını geçmiş durumda; sabah 20 lira olan ürün akşam “kampanya” adıyla 25 liraya düşebiliyor. Tarımda kendi kendine yeten ülke söylemi ise, raflarda ithal mısır, ithal buğday ve ithal hayvan yemiyle sessizce çelişiyor. Vatandaş ise her alışverişte mini bir döviz kuru analisti olmak zorunda kalıyor. Kısacası, tarlada başlayan emek, sofraya gelene kadar öyle bir maliyet yolculuğuna çıkıyor ki, sonunda enflasyon sadece rakam değil, günlük menüye dönüşüyor. Saman ithal ediyoruz. Evet, yanlış duymadınız. Güzel ülkemin, güzel ineğinin yiyeceğini bile dışarıdan alıyoruz. Sonra çıkıp “yerli üretim” diyoruz ama hayvan bile ne yediğini bilmiyor, biz hâlâ yerli diyoruz.
Enerji desen tamamen trajikomik bir hikâye. Petrolü var, doğalgazı var, hatta güneşi bol ama meseleye bakınca insanın aklına tek bir soru geliyor: biz enerji mi üretiyoruz, yoksa enerji mi ithal ediyoruz? Elektrik faturası her ay “küresel piyasalar” diye açıklanan bir gizemli hikâyeye bağlı, sanki prize taktığımız her cihaz New York borsasında işlem görüyor. Doğalgazın büyük kısmı dışarıdan geliyor, biz ise kombiyi açarken aynı anda jeopolitik riskleri de göze alıyoruz. Bir evin ısınması artık sadece teknik bir mesele değil, adeta uluslararası ilişkiler sınavı. Elektrik üretiminde kömürden doğal gaza, güneşten rüzgâra kadar her kaynak var ama fatura geldiğinde hepsi tek bir kalemde birleşip “döviz kuru etkisi” olarak geri dönüyor. Benzin istasyonunda fiyat tabelasına bakmak, artık yakıt almaktan çok ekonomi dersi gibi. Kısacası enerji bağımsızlığı konuşulurken, vatandaşın gerçek deneyimi her ay yeniden yazılan bir fatura romanı. Ve bu romanda karakter değişmiyor: artan maliyet, sabit maaş ve sürekli “küresel şartlar” gerekçesi. İran ve ABD hapşırıyor, biz zatürre oluyoruz.
İnşaatta ise dünya lideriyiz. Beton dökmede kimse elimize su dökemez. Zaten ekonomi modelimiz de buna dayanıyor:
Toprak + beton = büyüme.
Fabrika mı? Uzun iş. Ar-Ge mi? Masraflı. Eğitim mi? Zor. Ama AVM açmak? İşte o bizim altın madalyalı olimpiyat branşımız. Molière bize bir uç noktayı anlattı. Biz ise diğer ucunu yaşıyoruz. Ve iki uç arasında kalan tek gerçek ise üretmeyen bir ekonomi için kriz, beklenmedik bir durum değildir. İşleyiş biçimidir.
“İnsan yemek için yaşamaz, yaşamak için yer”
