Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Onur Alptekin
Onur Alptekin

“Ekonomi kötüyse kafeler neden dolu?”

Son yıllarda özellikle Z kuşağının muhatabı olduğu kritik birkaç soru var. “Ekonomi kötüyse, bu kadar insanın AVM’lerde ne işi var?” ya da “Telefonunu çıkar!” gibi. Bir Z kuşağı mensubu olarak uzunca bir dönem, bu soruları soran ya da bu argümanları kullanan insanları kafamda cahil, siyasi fanatik ya da sadece dünyaya dair hiçbir fikri olmayan dinozor yaşlılar olarak etiketlemek çok kolay geliyordu. Ekonomik olarak yemek yiyecek kadar bile paramın olmadığı bir dönemde, biraz açlık biraz da çaresizlik hissiyle kendimi aynı soruyu sorarken buldum. Gerçekten bu ekonomide bu kadar insanın pahalı kafelerde, yüksek etiketli kıyafet mağazalarında ya da Bodrum’da beş katı fiyatına şişe açmadan şezlonga bile yerleşemeyeceği sahil kulüplerinde ne işi vardı? Ekonomik kriz sadece beni, ailemi ve sosyal çevremdeki insanları mı vurmuştu? Ya da gerçekten ekonomik kriz falan yoktu da ben mi iktisadi dünyaya yetişememiştim? Çocukluğumdan beridir tanıdığım bir arkadaşımın sosyal medyada paylaştığı bir gönderiye denk geldim. Aynı mahallede büyümüş, aynı okulda okumuştuk. Aynı sosyal yapının insanıydık. Bir zincir markette, asgari ücretin biraz üstü bir paraya depoda çalışıyordu. Babası küçük esnaf, annesi ev hanımıydı. Koca bir yaz, Didim’in güzel bir otelinde aralıksız olarak tatil yaptı. Sevgili okur lütfen yanlış anlama, arkadaşımı tabii ki kıskanmıyorum. Sadece bunun nasıl olacağına dair herhangi bir fikrim yok. Bu konuyu diğer arkadaşlarıma açtığımda onlardan da tatmin edici bir karşılık alamadım. Hepsinin suratında hayata ve yaşadıkları döneme dair yanlış bir şeyler olduğunu bilmenin huzursuzluğu vardı. Yine de hiçbiri neden ceplerinde birkaç yüz liradan fazla parası olmayan arkadaşlarının, bu alışkanlıklara nasıl devam ettiğinin bir yanıtı yoktu.

Bütün bu sorgulamalarımın ve hayata karşı isyanlarımın ardından, tam bu noktada ekonominin tuhaf ama oldukça öğretici kavramlarından birini öğrendim: Ruj etkisi.

Ekonomistler uzun yıllardır kriz dönemlerinde insanların tüketim alışkanlıklarını inceliyor. Ortaya çıkan sonuç ise oldukça ilginç. Ekonomi daraldığında insanlar büyük harcamalardan vazgeçiyor. Ev almıyor, yatırım veya uzun vadeli planlar yapmıyor. Ama tamamen tüketmeyi de bırakmıyor. Bırakamıyor demek aslında daha doğru olur. Çünkü saatlerce uykusundan, dünyadaki sınırlı vaktinden, sevdiklerinden uzak kalan insan tüm bu fedakârlıkların bir şekilde karşılık vermesini istiyor.

Küçük ama keyifli, hedonistik mutluluklar.

Bir ruj gibi.

Teoriye göre ekonomik kriz zamanlarında insanlar pahalı mücevherler almaktan vazgeçebilir ama küçük bir kozmetik ürünü satın alarak kendilerini iyi hissetmeye devam eder. Büyük lüksler ortadan kalkar, küçük lüksler çoğalır. Bugün Türkiye’de gördüğümüz manzara budur. Ev sahibi olmak birçok genç için neredeyse matematiksel olarak imkânsız hale gelmiş durumda. Ortalama bir maaşla birikim yapıp bir konut almak artık bir hayat planından çok bir bilim kurgu senaryosuna benziyor. Aynı şekilde sıfır bir araba almak da çoğu insan için ulaşılması zor bir hedef haline geldi. Bunlar tek kişilik hayatın sorunlarından bazıları. Âşık olduğunuz senaryoda işler biraz daha çirkinleşiyor.  Bugün genç bir çiftin evlenme maliyeti aşağı yukarı 1.5- 2 milyon lira arasında. Bu aşamayı başarılı şekilde geçmiş genç bir çiftseniz problemler henüz bitmedi, çiftlerden her birinin çalıştığı senaryoda en az üç yıl boyunca bebek sahibi olmamanızı öneririm. Bebek arabası, bez, mama, giyim, oda takımı gibi çocuğunuzun belirli bir yaşa kadar ihtiyaç duyacağı gider kalemleri de ev ekonominizi bir hayli zorlayabilir. Ayrıca bebeğin dışarı çıkmadan önce ihtiyaç duyabileceği şeyler de var. Bu yazıyı okuduğunuz tarihlerde sezaryen doğum, operasyonun gerçekleşeceği hastanenin konforuna göre değişiklik gösterse de 30.000 lira gibi bir ücretle kapıyı açıyor.

Neyse, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı hakkımda yakalama kararı çıkarmadan önce konuya geri döneyim. Büyük hayaller rafa kaldırılınca geriye küçük kaçamaklar kalıyor. Belki ayda bir gidilen pahalı bir kafe. Belki kredi kartına taksit yapılarak alınan bir marka ayakkabı. Belki de bütün yılın yorgunluğunu bir haftalık bir tatilde unutmaya çalışma çabası. Yani mesele aslında zenginlik değil. Belki de mesele, insanların büyük bir hayat kuramayacaklarını fark ettikleri anda küçük anlar satın almaya başlamasıdır. Bir ev alamayacağını bilen insan pahalı bir kahve içebilir. Çünkü o kahve bir ev taksitinin yerine geçmez. Bir araba sahibi olamayacağını bilen genç pahalı bir spor ayakkabı alabilir. Çünkü o ayakkabı zaten hiçbir zaman alınamayacak bir otomobilin alternatifi değildir. Ekonomi bazen rakamlarla değil, vazgeçişlerle anlaşılır. İşte tam bu yüzden küçük tüketimler büyür. AVM’ler dolar, kafeler kalabalık olur, tatil beldeleri sosyal medyada olduğundan daha parlak görünür. Ama bu görüntü çoğu zaman refahın değil, geleceği iptal edilmiş bir bugünün fotoğrafıdır. Bu yüzden “Ekonomi kötüyse kafeler neden dolu?” sorusu aslında yanlış bir sorudur. Çünkü o kalabalıkların önemli bir kısmı zenginlikten değil, umutsuzluktan doğar. Bir ülkede insanlar gelecek satın alamıyorsa, bugünü tüketmeleri gerçekten şaşırtıcı mıdır?

Bu yazıyı okuyan sevgili büyüğüm. Siyasi fanatizminin vicdanını kör ettiğini ve ekonomiyi yalnızca vitrinlere bakarak okumanın işine geldiğini biliyorum ama vitrinin arkasında kalan hayatlar çoğu zaman zannettiğin kadar parlak değil. Zannetme ki, Türkiye’de bugün dolu olan şey yalnızca kafeler.

Kredi kartları da dolu.
Borç limitleri de dolu.
Gençlerin sabrı da dolu.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER