Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

İran krizinin Türkiye ve küresel ekonomiye olası yansımaları

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri harekatın ekonomik yansımaları piyasaların ana gündem maddesi haline geldi. Savaşın süresine dair belirsizlikler devam ederken, artan enerji maliyetleri ve küresel merkez bankalarının atacağı adımlar Türkiye ekonomisi üzerinde doğrudan ve dolaylı etkilere yol açabilir.

ABD ve İsrail'in İran'a yönelik başlattığı askeri harekatın ekonomik yansımaları

ABD ve İsrail kuvvetlerinin 28 Şubat tarihinde İran’a karşı başlattığı harekatın ardından, çatışmaların ekonomik boyutu tüm dünyanın dikkatle izlediği bir konuya dönüştü. İran ve Tahran destekli milis güçlerin bölgedeki Amerikan üslerine yönelik misilleme eylemleri sürerken, Türkiye’nin doğrudan bir askeri tehdit altında olmadığı değerlendiriliyor. Ankara’nın Tahran ile yürüttüğü dengeli diplomasi ve NATO müttefikliği konumu, askeri riskleri uzak tutsa da krizin ekonomik sarsıntılarından kaçınmak pek mümkün görünmüyor. Savaşın küresel ekonomi üzerindeki tahribatını öngörebilmek için öncelikle çatışmaların ne kadar süreceğini analiz etmek gerekiyor. Ancak bu noktada büyük bir bilinmezlik söz konusu. Nitekim 2 Mart Pazartesi günü bir açıklama yapan ABD Başkanı Donald Trump, başlangıçta dört beş hafta sürmesi planlanan operasyonların ihtiyaç duyulması halinde daha da uzatılabileceğini belirtti.

Savaş ihtimali piyasalarda önceden fiyatlandı mı?

Washington yönetiminin İran’a yönelik olası bir harekatı, bir süredir küresel piyasaların radarındaydı. Özellikle son haftalarda petrol fiyatlarında yaşanan yukarı yönlü ivme, çatışma ihtimalinin artmasına ve kritik enerji koridorlarının kapanma riskine bağlanıyordu. Bu gerilim tırmanırken İran yönetimi, “Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye çalışan gemileri ateşe vereceğiz” şeklinde sert bir uyarıda bulunmuştu. Piyasalar geleceğe dair riskleri bir miktar önden fiyatlamış olsa da, detayları netleşmeyen bir krizin tüm etkilerini önceden kestirmek imkansızdır. Bu nedenle fiili çatışma başladığında piyasaların sınırlı da olsa bir tepki vermesi olağan karşılanıyor. ABD’nin bizzat dahil olduğu bir çatışma ortamı, finansal piyasalarda risk iştahını düşürürken yatırımcıları iki farklı beklenti arasına sıkıştırıyor. Bunlardan ilki güvenli liman arayışıyken, diğeri artan enerji maliyetlerinin getirdiği enflasyonist baskı beklentisi olarak öne çıkıyor.

Doların güvenli liman algısı değişiyor

Jeopolitik belirsizliklerin zirve yaptığı dönemlerde yatırımcıların geleneksel refleks olarak ABD tahvillerine ve dolara yönelmesi beklenir. Örneğin 1991 yılındaki Çöl Fırtınası harekatında bu güvenli liman talebi ağır basmış ve ABD tahvil faizlerinde düşüş yaşanmıştı. Ancak her savaş ortamı aynı piyasa tepkisini doğurmuyor. 1990 yılındaki Körfez Savaşı’nın ilk günlerinde enflasyonist baskı beklentisi ağır basmış ve ABD tahvil faizlerinde sert yükselişler görülmüştü. Günümüzde patlak veren İran krizinde de piyasaların ilk tepkisi ABD uzun vadeli tahvillerini almak yerine satmak yönünde oldu. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri içindeki kurumsal tartışmaların ve belirsizliklerin doların geleneksel güvenli liman cazibesini bir miktar zedelediğine işaret ediyor. Uzmanlar, petrol fiyatlarının kalıcı olarak yükselmesi halinde oluşacak enflasyonist baskının tahvil faizlerini daha da yukarı taşıyabileceğini öngörüyor.

Fed faiz indirimlerini rafa kaldırır mı?

Küresel piyasalarda gözler, petrol fiyatları üzerinden yaşanabilecek olası bir stagflasyonist şoka karşı Fed’in vereceği tepkiye çevrildi. Artan üretim maliyetleri ve düşen talep karşısında Fed’in anında para politikasını sıkılaştırması, küresel ekonomiyi gereksiz bir resesyona sürükleyebilir. Bu nedenle kriz dönemlerinde merkez bankaları yetkilileri, “olayları takip ettiklerini” belirterek piyasaya zaman kazandırmayı ve geçici şokların kendiliğinden düzelmesini beklemeyi tercih eder. Eski Fed Başkanı ve eski ABD Hazine Bakanı Janet Yellen da bu duruma dikkat çekerek, savaşın uzamasının büyüme üzerinde olumsuz etkiler yaratacağını ve belirsizlik ortamının Fed’i bekle gör politikasına iteceğini ifade etti. Eğer çatışmalar birkaç hafta içinde sonlanırsa petrol kaynaklı enflasyonist etki geçici kalabilir. Ancak savaşın uzaması ve piyasa beklentilerinin bozulması durumunda, Fed’in bu yıl için öngörülen faiz indirimlerini tamamen iptal etmesi güçlü bir seçenek olarak duruyor.

Türkiye ekonomisi için doğrudan ve dolaylı riskler

Bölgedeki bu geniş çaplı krizin Türkiye ekonomisine yansımalarının hem doğrudan hem de dolaylı kanallardan gerçekleşmesi bekleniyor. Doğrudan etki, net enerji ithalatçısı konumunda olan Türkiye’nin artan petrol fiyatları karşısında vereceği cari açık ve yüksek üretim maliyetlerinin ekonomik büyümeyi yavaşlatması üzerinden hissedilecek. Dolaylı etki ise Fed’in olası şahin tutumu ve küresel risk iştahındaki daralma ile kendini gösterecek. Yatırımcıların riskli varlıklardan kaçışı, gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye akışını zayıflatarak döviz kurları üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluşturma potansiyeli taşıyor.

Merkez Bankası döviz talebini kısmak için harekete geçti

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, artan küresel riskleri bertaraf etmek ve Türk lirası üzerindeki baskıyı hafifletmek amacıyla hızlı adımlar attı. Kurum, haftalık repo ihalelerini durdurarak politika faizini koridorun üst bandı olan yüzde kırk seviyesine çekti ve böylece piyasaya üç puanlık örtük bir faiz artışı yansıtmış oldu. Bu hamleyle piyasadaki Türk lirası arzı sınırlandırılarak yerel para biriminin maliyeti yükseltildi. Eş zamanlı olarak, piyasanın öngörülebilir döviz ihtiyacını karşılamak ve kur üzerindeki stresi azaltmak için Türk lirası uzlaşmalı vadeli döviz satışları devreye sokuldu. Ekonomi yönetimi benzer piyasa tedbirlerini, yaklaşık bir yıl önce 19 Mart 2025 tarihinde Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrasında yaşanan gerilimi yatıştırmak için de uygulamıştı. Alınan tüm bu savunma önlemlerine rağmen, krizin uzaması halinde Türkiye’nin enflasyon ve durgunluğun bir arada yaşandığı stagflasyonist bir sürece girmesi riski bulunuyor. Bu zorlu tabloda, Merkez Bankasının 12 Mart tarihinde gerçekleştireceği Para Politikası Kurulu toplantısında piyasaların beklediği faiz indirimini pas geçmesi ve reel politika faizini yıl sonuna kadar yüksek bir seviyede tutması bekleniyor.