Diğer tüm güzide şehirlerimiz gibi Ankara’nın da yıllardır çözülemeyen sorunları varmış. En azından bize hep böyle söylendi.
“Bütçe yok.”
“Zaman lazım.”
“Planlama sürüyor.”
“İhale aşamasında.”
“Programa alındı.”
Vatandaş bu cümleleri ezberledi. Hatta öyle ki bazı çukurlar mahalledeki kediler kadar tanınır hâle geldi. Kırık kaldırımlar, solmuş refüjler, yamalı asfaltlar… Bir süre sonra insan bunların şehrin doğal dokusu olduğuna inanmaya başlıyor. Meğer öyle değilmiş. Meğer Ankara’nın hastalığı kronik değilmiş. Sadece misafir beklemiyormuş. NATO toplantısı yaklaşınca yıllardır “imkânsız” denilen işler birkaç gün içinde mümkün oluverdi. Bir gecede asfaltlar yenilendi. Bordürler boyandı. Çimler biçildi. Kavşaklar parladı. Normalde aylarca bekleyen işler sanki görünmez bir el değmiş gibi hızlandı. Bugün, 25 yıllık yaşamımda ilk kez atlı polis gördüm. Atlı polislerimiz yeni tımarlanmış, güzellikleriyle insanı büyüleyen atları ile Kızılay’da boy gösterdiler. Kızılay yıllardır başkentimizin yankesicilik, kapkaç, taciz ve uyuşturucu satışı gibi konularında çok gözde bir semt. Atlı polislerimizi, o güzel atlarıyla NATO toplantısı sonrasında da asayişi sağlayıp vatandaşımıza güven verirken görmek isteriz.
Kısacası demek ki oluyormuş. Sorun çözememek değilmiş. Sorun, çözmeye gerek duymamakmış. Ya da daha tatsız bir ifadeyle çözmeye layık görmemekmiş. Bu ülkede vatandaşın her sabah geçtiği yolun bozuk olması kimsenin acelesi değil. Ama aynı yoldan yabancı bir konvoy geçecekse saatler içinde dünyanın en modern bulvarına dönüşebiliyor. İşte insanın canını sıkan da bu çünkü burada tamir edilen yalnızca asfalt değil. Vatandaşa verilen değer ölçüsü de ortaya çıkıyor. Yıllardır “ödenek yok” denilen işler, uluslararası bir toplantı için birkaç gün içinde tamamlanıyorsa insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Demek ki para vardı.
Demek ki ekip vardı.
Demek ki iş makinesi de vardı.
Eksik olan tek şey, bu hizmeti kendi vatandaşının hak ettiği düşüncesiydi. Biz yıllardır belediyelerin ve bakanlıkların “imkânlar ölçüsünde” çalıştığını sanıyorduk. Oysa meğer imkânlar gayet yeterliymiş. Sadece öncelikler farklıymış. Ankara’yı Ankaralılar için güzelleştirmek maliyet. NATO için güzelleştirmek prestij. Aradaki fark tam olarak bu. Trajikomik olan ise şu, yıllardır aynı bozuk kaldırımlarda yürüyen insanlar, kendi vergileriyle yapılan hizmeti ancak yabancı devlet adamları geleceği zaman görebiliyor. Sanki bu şehirde yaşayanlar ev sahibi değil de davetsiz misafir. Belki de bundan sonra çözüm çok basit.
Her mahalle muhtarlığı yılda bir kez kendisini uluslararası zirve ilan etsin. Her sokak “liderler güzergâhı” olsun. Belki o zaman çocuklar çamura basmadan okula gider. Belki engelliler kırık kaldırımlarda hayat mücadelesi vermez. Belki otobüs durakları gerçekten durak gibi görünür. Belki belediyeler ve hükümet vatandaşı da yabancı heyet kadar önemli görmeyi hatırlar. Çünkü asıl mesele asfalt değil. Bir şehri güzelleştirmek mümkünse, bunu neden sadece misafirler için yapıyoruz? Vatandaşın yaşadığı şehir vitrin değil diye mi? Yoksa vatandaş, yıllardır kendisine reva görülen manzaraya alışsın isteniyor diye mi? İktidarın en büyük başarısı bazen yaptığı işler değildir. Yapabileceğini gösterip yapmamayı tercih ettiği anlardır. İşte insanın umudunu en çok yıpratan da budur.
Üstelik mesele yalnızca asfalt da değil. Şehrin kötü görünen yerlerine brandalar çekildi. Yıllardır orada duran görüntü kirliliği ortadan kaldırılmadı, sadece görünmez hâle getirildi. Sorun çözülmedi, üzeri örtüldü. Bu manzara aslında çok tanıdık. Biz yıllardır sorunları çözmek yerine makyajlamayı siyaset zannediyoruz. Çatlak duvarı onarmak yerine üzerine afiş asıyoruz. Çukuru kapatmıyoruz, etrafına şerit çekiyoruz. Bu kez de şehrin ayıplarını brandayla perdeledik. İnsan ister istemez düşünüyor. Bu brandalar kime çekildi? Ankaralılara değil. Çünkü onlar o sokakları her gün görüyor. Demek ki amaç, yabancı konukların görmesini engellemek. İşte gururlu bir Türk olarak onurumu inciten tam da bu. Kendi vatandaşının yıllardır yaşamaya mecbur bırakıldığı manzaradan rahatsız olmuyorsun. Ama aynı manzarayı yabancı devlet temsilcileri görecek diye telaşa kapılıyorsun. Bu, şehre duyulan saygının değil de başkalarının gözüne girme telaşının fotoğrafıdır. Bir ülkenin itibarı, kötü görünen sokağın önüne branda çekerek korunmaz. O sokağı gerçekten yaşanabilir hâle getirerek korunur. Çünkü itibar, misafire gösterdiğin vitrinde değil; vatandaşın her gün yürüdüğü kaldırımda başlar.
