Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Onur Alptekin
Onur Alptekin

Yeryüzüne inen egemenlik

Yıl 1924.

Saltanat artık yok fakat 2. Abdülmecit yeni halife olarak seçilmişti. Başlangıçta “sadece manevi lider” olarak tanımlanmıştı. Yetkisi yoktu, yürütme gücü yoktu, devlet adına karar alma imkânı yoktu. Ama bu, ülkemizdeki hemen hemen diğer her şey gibi kâğıt üstündeki tanımlamalar kadar basit değildi elbette. Genç cumhuriyet içeride yaraları sarmaya ve ayağa kalkmaya çalışırken dışarıda da problemler henüz dinmemişti. Sıfırdan bir dönüşüm ve ilerleme hareketi planlanıyordu. Bu sırada hilafet makamından Ankara’ya bazı mesajlar gitmeye başladı. Halifenin konumunun güçlendirilmesi, devlet protokolünde yerinin yeniden düzenlenmesi, hatta bazı yazışmalarda adeta bir hükümdar gibi muamele görmesi gerektiğine dair ifadeler. Cuma selamlıkları, yabancı temsilcilerle temas arayışları, saray çevresinde oluşan diplomatik hava ve yüzlerce yıldır milletimize öğretilen “kulluk”. Ortada fiilen iki merkezli bir görüntü doğuyordu. Biri Ankara’da, savaşın içinden çıkmış, egemenliği millete dayandıran bir Meclis hükümeti. Diğeri İstanbul’da, yetkisiz ama tarihsel ağırlığı olan bir makam. Aynı bünyeden nefes almaya çalışan iki kafa.

Sorun şuydu: Yeni kurulan Cumhuriyet, gölgesi bile olsa ikinci bir siyasi odağı taşıyabilir miydi? Keza o zamanın meclisi bile adete bir cadı kazanını andırıyordu. Enverciler, İttihatçılar, Hilafetçiler, Saltanatçılar, Milliciler, Demokratlar ve hatta Sosyalistler. 1924 yılının yeni kurulmuş Türkiye meclisi, sözüm ona yıllardır demokrasiyle yönetilen Batılı devletlerin meclislerinden daha fazla renge, inanışa, görüşe ve siyasi odağa sahipti. Hilafet makamı yalnızca bir dini sembol olmaktan çıkmış ve siyasi anlam üretmeye çalışan bir odak haline geliyordu. Ki ortada şöyle bir problem de vardı. Halife, Osmanlı ailesinin bir mensubuydu. 24 Ocak 1517’den beridir dört yüz koca yıldır hilafet ve iktidar Osmanlı ailesi ile iç içe geçmişti. İslam dininde yönetim biçimi ve bürokrasisi, doğası gereği diğer benzerleri olan Semavi dinlerden farklıdır. Batı medeniyetinde Papa, hiçbir zaman Kutsal Roma İmparatoru değildi. Elbette ki siyasi etkisi yadsınamaz ancak Halife, yeryüzünde Allah’ın yasalarını uygulayan yöneticiydi. Halifelik makamı bizzat iktidar demekti. Binlerce yıllık İslami yönetim anlayışı ve oturmuş bir yönetim biçimini temsil eden halife, siyasi ve mülki erk sahibi olmamayı elbette kabul etmiyordu. O zaman milli egemenlik ne olacaktı? Mustafa Kemal Atatürk’ün bakışı netti. “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir”. 3 Mart 1924 yılında verilen kararla kaldırılan dini bir inanç değildir. Türk milletinin milli karakteri olan bağımsızlığın önüne düşülecek yozlaşmış bir yönetim biçimidir.

Hilafet, teoride bütün Müslümanların birliği demekti. Pratikte ise 20. yüzyılın başında gördük ki kimsenin gerçek anlamda itaat etmediği altı boş bir unvandı. Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı’nda “cihad” çağrısı yaptı. Halife sıfatıyla yapılan bu çağrı, beklenen küresel ayağa kalkışı yaratmadı. Arap coğrafyasında farklı hesaplar vardı. Ulusal kimlikler yükseliyordu. Aşiretler, liderler ve yeni siyasal hareketler artık kendi kaderlerini tayin etmek istiyordu. Dini değer ve tüm Müslümanların kardeş olduğu felsefesi rafa kalkmıştı. Mekkeli Şerif Hüseyin Haziran 1916’da Halifeye ve Müslüman bir millete karşı, Osmanlı Hükümeti’nin Müslümanlığın kutsal değerlerini çiğnediği ve Arapların haklarının çiğnendiği iddialarını sebep göstererek isyan etmişti. Hatta günün sonunda Osmanlı yanında saf tutan Arapları İslam’a ihanetle suçluyordu. Medine’de başlayan isyan hareketi Mekke’ye sıçradığında, Osmanlı askerleri “kardeşlerinin” elinden çıkan kurşunlarla şehit olmuştu. Şehir bir ayda teslim olmuştu. İngiliz hükümetinin desteğiyle isyan eden Arapların hedefi, Halep’ten Yemen’e uzanan yeni bir devletti. Bu sırada Mısır’da çok farklı bir yola sapmışken, Irak’ta çoktan yerel isyan hareketleri başlamıştı bile. Hindistan Müslümanları ise kendi anti emperyalizm mücadelesine odaklanmıştı. Yani hilafet Müslümanları ve ümmet iradesini temsil etmiyordu artık. Tarih başka bir istikamete dönmüştü. İmparatorlukların sonu, ulus devletlerin başlangıcı.

Ankara’nın gördüğü gerçek buydu. Eğer egemenlik millete ait olacaksa, onun üzerinde kutsal ya da tarihsel bir vesayet odağı bırakılamazdı. Çünkü egemenlik bölünmez. Ya halkın olur ya da olmaz. Bugün hâlâ “hilafet geri gelsin” diyenler var. Peki hangi hilafet? Siyasi gücü olmayan, çağrısına kimsenin uymadığı bir sembol mü? Yoksa millet iradesinin üstünde konumlanacak bir otorite mi? İkinci seçenekse mesele artık nostalji değil, açıkça demokrasi meselesidir. Daha açık konuşalım. Hilafet söylemini bugün siyasal bir enstrümana dönüştüren bazı dini ve siyasi aktörler, tarihsel bir hakikati değil; kendi iktidar arzusunu savunuyor. “Ümmet” diyerek konuşup bireyin iradesini küçümseyenler, aslında milletin değil kendi ceplerinin peşindeler. Romantizm ucuzdur. Gerçeklik pahalıdır ve gerçeklik şunu söylüyor. Bir ülkede seçilmiş iradenin üzerinde kutsal bir otorite aramak, o ülkenin vatandaşını aptal yerine koymaktır.

Farz edelim ki yarın sabah uyandık ve biri müjdeyi verdi:
“Hilafet geri geldi.”

Ne değişecek?

Market fiyatları mı düşecek? Genç işsizliği mi bitecek? Üniversite mezunları mı ülkede kalmaya karar verecek? Enflasyon “ümmet bilinci” sayesinde mi gerileyecek? Tarih bize şunu gösteriyor. Hilafet, modern dünyanın ekonomik, hukuki ve siyasal sorunlarına çözüm üreten bir mekanizma değildi. 18. yüzyılda değildi, 19. yüzyılda da değildi, 20. yüzyılda da değildi. Bugün hiç değil. Hilafetin dünyada ağırlığını kaybetmesi tesadüf değildi. Ulus devletler yükselirken, halklar kendi kaderini tayin etmeye yönelirken kimse soyut bir dini otoritenin siyasal temsilini öncelik görmedi. Arap aşiretleri bağımsızlık istedi. Hint Müslümanları kendi mücadelesine baktı. Herkes kendi toprağının, kendi iradesinin peşindeydi. Çünkü modern çağın en güçlü fikri şuydu, insan kendi geleceği üzerinde söz sahibidir. Hilafet çağrısı bugün neden yükseliyor peki? Gerçek bir yönetsel model olduğu için mi? Yoksa karmaşık sorunlara basit, romantik cevaplar sunduğu için mi? Faiz sebep enflasyon netice olduğu için mi? Bazı dini ve siyasi aktörler “ümmet” diyerek konuşuyor ama aynı anda sana bizzat Allah tarafından verilen iradeni küçümsüyor. Sandığı değersizleştiren, seçilmiş temsilcileri itibarsızlaştıran, hukuku kutsal bir gölgeyle bastırmaya çalışan bir dil üretiyorlar. Bu inanç değil, iktidar ve iktidarda kalma arzusudur.

Hilafet çığırtkanlığı çoğu zaman tarih bilgisi ya da dini fanatizm değil, güç fantezisidir.

Çünkü mesele şu ki eğer hilafet sembolik kalacaksa zaten anlamı yok.
Eğer siyasi güç taşıyacaksa o zaman millet iradesinin üstünde bir makamdan söz ediyoruz demektir ve bu milletin çocukları asla milletinden büyük kimseyi tanımazlar. Laiklik, dine karşı bir pozisyon değildir. Laiklik, devletin kimsenin inancını siyasetin merdiveni yapmamasıdır. Laiklik, bir imamın da bir ateistin de aynı hukuk düzeni içinde eşit yurttaş olmasıdır. Laiklik, kutsalı siyasetin kavgasından koruma iradesidir. Nitekim bir yandan bakarsanız Laik devlet düzeni inanları bile inananlardan korur. Ortadoğu’da her gün gördüğümüz farklı mezhepleri düşünün. Birbirini öldüren iki kişi var ve ikisi de Müslüman. Tek farkları aynı kitabı okuyup farklı şeyler anlamak.

Hilafet kaldırıldığında Türkiye göğe savaş açmadı.
Sadece yeryüzünde, vatandaşın sözünün üstün olduğu bir düzene sadık kaldı.

Bugün mesele hâlâ aynı.

Egemenlik kime ait?

Bir makama mı?

Bir soya mı?

Bir kutsal iddiaya mı?

Yoksa millete mi?

Ben tercihini gökten değil yerden yana kullanan bir ülkenin vatandaşıyım. Ve biliyorum ki güçlü devlet, kutsal unvanlarla değil, hesap verebilir kurumlarla ayakta durur.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER