Ben bu yazıyı kaleme aldığım sırada sevgili okur, tarihler 9 Aralık 2025 yılını gösteriyordu. Yani 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü. Eğer herhangi bir Avrupa ülkesinde doğup büyümediyseniz ve şans eseri bu yazıyı okumuyorsanız bu kelime ile aşina olduğunuzu varsayıyorum.
Berlin merkezli Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün (Transparency International) yayımladığı 2024 Yılı Yolsuzluk Algı Endeksi sonuçlarına göre, Türkiye 34 puan alarak, 180 ülke arasında 107. sırada yer aldı. Geçtiğimiz seneye göre sıralamada yükselmiş olsak da bu tablo, çoğu uzman tarafından, ülkemizin yolsuzlukla mücadelede kaydettiği büyük bir başarıdan ziyade diğer bazı ülkelerin puan kaybetmesiyle açıklanıyor.
Yolsuzluk, tüm dünyada ve tarihin hemen her döneminde, halkları ve devletleri yakından ilgilendiren bir sorun olmuştur. Dante yüzyıllar önce “cehennemin en alt katmanında rüşvetçiler yaşar.” derken tam olarak bu durumdan bahsediyordu. Size uzun uzadıya “yolsuzluk nedir” dersi vermeyeceğim. Emin olmamız gereken tek şey, yolsuzluğun; devletlerin hayati kurumlarını, kültürleri, toplumun refahını ve bireylerin hayatını ağır biçimde zedeleyen bir olgu olduğudur.
Kamu gücünü kendi çıkarı için kötüye kullanan bir azınlığın varlığı, açlık sınırı civarında yaşam mücadelesi veren milyonlarca insanın bulunduğu bir ülkede, büyük bir adaletsizlik hissi yaratıyor. Bu durum kulağa trajikomik bir distopya gibi gelse de pek çok uzmanın bugünün Türkiye’sine dair yaptığı değerlendirmelerde benzer tespitlere rastlıyoruz.
Dünün Osmanlı Devleti’nin çöküşünde de tarihçiler, savaşlar, ekonomik sorunlar, dış baskılar gibi birçok sebebin yanında, rüşvet ve yolsuzluğun kurumları zayıflattığını da vurgular. Adalet sahibi bir padişah olarak tanınan II. Murad döneminde bile veziri Çandarlı Halil Paşa ile yaşadığı rivayet edilen diyalog, ibretlik denebilecek bir rüşvet ve yolsuzluk geleneğinin kökenleri hakkında fikir verebilir. Her yıl kutsal şehirlere para yardımı yapan II. Murad, devlet hazinesinin sıkıntıda olduğu bir dönemde kutsal şehirlere para yollamak için Halil Paşa’dan ödünç para istemiştir. Bunun üzerine Padişah, Halil Paşa’ya “sakın rüşvet florisinden verme” demiş, Paşa da onu teskin ederek “atamdan miras kalan floridir” cevabını vermiştir. Rivayete göre Halil Paşa gibi dürüst bir devlet adamının bile rüşvetle ilişkilendirilebildiği ve bu durumun padişah tarafından bilindiği aktarılır.
Türk tarihi boyunca rüşvet ve yolsuzluğun dönem dönem içselleştirildiği ve zaman zaman normalleştirildiği bir gelenekten söz eden tarihçiler az değil. Bu gerçek, dünden bugüne kolayca değişecek gibi durmuyor. Sokakta, otobüste, iş yerinde… Türkiye’de yolsuzluk konuşulduğunda çoğumuzun yüzünde aynı ifade beliriyor: Şaşırmamış, kabullenmiş, hatta biraz da yorgun bir ifade.
Oysa toplumsal hafızamızın en tehlikeli yanı, sık tekrarlanan yanlışlara zamanla alışması. Ne kadar büyük olursa olsun, yeterince duyduğumuz şeylerin giderek olağan gelmeye başlaması. Yolsuzluğun başlıca sebepleri arasında denetim eksikliği, cezai düzenlemelerin yetersizliği, düşük maaşlar, ekonomik kriz, toplumsal ve etik yozlaşma gibi faktörler sayılıyor.
Böyle bir ortamda gençlerin neden umutsuz olduğunu anlamak zor değil. Kuralların herkes için aynı işlemediği algısının yaygın olduğu bir oyunda hayatta kalmaya çalışmak kolay bir iş değil ve bugün Türkiye’de pek çok genç, hayatta kalmak için mücadele ettiğini hissediyor. Yemek yiyorlar ama tadını almıyorlar, çalışıyorlar ama birikim yapamıyorlar, hayal kuruyorlar ama heves edemiyorlar.
Peki kurtuluş nedir? Kurtuluş; hesap verilebilirlik, şeffaflık, etkin denetim mekanizmaları ve güçlü bir etik kültürdür. Ancak en önemlisi, toplumun bunun talepkârı ve takipçisi olmasıdır; çünkü yolsuzlukla mücadele, sadece piramidin tepesinden değil, aynı zamanda tabandan gelen baskı ve talep ile de güçlenir. Yoksulluk ve haksızlık, bu ülkenin çocuklarının değişmez kaderi değildir.
“Tüm insanların dürüst olduğuna inanmak aptallıktır. Hiçbirinin dürüst olmadığına inanmak ise daha kötüdür.”
– John Adams
