Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Onur Alptekin
Onur Alptekin

İyi dersler arkadaşlar

“Filmler suçlu. Diziler suçlu. Senin sevmediğin herkes suçlu. Bilgisayar oyunlarını yasaklayın. Sosyal medya şirketlerinin hepsi izahat versin. Microsoft haddini bilsin! Çocukların maneviyatları eksik. Hem ne o oynadıkları bilgisayar oyunları? Birbirlerini falan vuruyorlar, bomba kuruyorlarmış oyunlarda! Üzülme be sevgili bakanım, senin suçun değildi.”

Şimdi sevgili okur, ülkemizde yaşanan pek çok olumsuzluğun sorumluluğuna dair ortaya atılan yaklaşımları birlikte düşünelim. Kadın cinayetleri mi? Sorumluluğun çoğu zaman bireylere indirgenmesi. Maden kazaları desen fıtrat söylemi. Orman yangınlarının sebebi iklim. Tecavüz vakalarında dahi meseleyi hafifleten ifadeler. Depremin kaynağı kader olarak anlatılıyor. Ekonomik ve sosyal çöküş dersen onun suçlusu olarak yine muhalefet işaret ediliyor. Diziler, oyunlar, şarkılar, filmler, konserler herkes suçlu. Herkes suçlu ama yıllardır bu ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu konusu sürekli geri planda kalıyor.

Sınırsız yetkilerle yönetim talep edildi, bürokrasinin yavaşlığından yakınıldı ve başkanlık sistemi istendi, sonunda elde edildi. Yıllardır kesintisiz bir iktidar pratiği var ama her olumsuz olayda sorumluluk tartışması aynı noktaya gelip tıkanıyor. Her zaman mağduriyet söylemi öne çıkıyor ama tabi ki güzel olan her şeyin sebebi de onlar. Ne zaman toplumsal bir felaket yaşasak, tek merkezden yükselen benzer bir argümanla başa çıkmak zorunda kalıyoruz. “Böyle bir durumda siyaset mi yapılır?” Soma’da 301 madenci ölürse siyaset yapma. Depremde on binlerce kişi ölürse siyaset yapma. Kahramanmaraş’ta öğrenciler ve bir öğretmen hayatını kaybeder siyaset yapma. Bu siyaset ölenlerin hakkını teslim etmeyecekse, yeni ölümlerin önüne geçmeyecekse neden var?

Muhalefetin önerileri, araştırma komisyonu talepleri çoğu zaman reddediliyorsa, yaşananların tüm boyutlarıyla öğrenilmesi zorlaşıyorsa, haber akışına sınırlamalar getiriliyorsa neden parlamentomuz var? Neden siyasi partilerimiz var? Neden bizi oy vermekle falan uğraştırıyorsunuz ki? Birileri durmadan “acının siyaseti olmaz” diyorsa, o acının sebebinin de tartışılması gerekir. İktidar, muhalefet fark etmeksizin toplumda neredeyse dokunulmaz bir alan oluştuğu hissi yaygınlaşıyor. Önceden hükümet ile devlet farklıdır diyorduk ancak pratikte bu ayrımı yapmak giderek zorlaşıyor. Artık iktidar daha muğlak, sorumluluğu net biçimde ortaya konulamayan, olayları uzaktan izleyen bir yapı gibi algılanıyor.

Son günlerde yaşanan okul saldırıları münferit bir “olay” olarak değerlendirilemeyecek kadar ciddi. Göz göre göre büyüyen sorunların bir sonucu olarak görülüyor. Çocukların en güvende olması gereken yerler risk alanına dönüşmüşken, verilen refleksler kamuoyunda yeterli bulunmuyor. Sorumluluktan kaçınma, suçu başka alanlara yönlendirme ve gündemi değiştirme eleştirileri giderek artıyor.

Milli Eğitim politikaları da bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Eğitim sistemi, laiklik ve bilimsel yaklaşım konularında yapılan açıklamalar uzun süredir eleştiri alıyor. Yetkililerin güvenlik önlemleriyle ilgili ifadeleri ve sonrasında okullarda görülen polis varlığı, bazıları tarafından önlem olarak görülse de bazıları tarafından daha çok “geçici bir reaksiyon” olarak değerlendiriliyor. Bu da ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Bu olayın yaşandığı gün, okulun kapısında saldırgan öğrenciyi durduran polisler; 1. Sınıf emniyet başmüfettişinin oğlunun üstünü arayabilirler miydi?

Toplumda oluşan ayrıcalık algısı da bu tür soruların artmasına neden oluyor. Belirli kesimlerin farklı muamele gördüğü düşüncesi, adalet duygusunu zedeliyor.

Tüm bunların ardından sorumluluğun bilgisayar oyunlarına yüklenmesi ise geniş bir kesim tarafından ikna edici bulunmuyor. Bir ülkenin çocukları hayatını kaybediyor, gençler ciddi sorunlarla karşı karşıya kalıyor; buna rağmen tartışmanın bu noktaya indirgenmesi eleştiriliyor. Çünkü herkes biliyor ki mesele oyunlar değil. Mesele, uzun süredir tartışılan eğitim sistemi, yetersiz rehberlik hizmetleri, görmezden gelinen psikolojik ihtiyaçlar ve gençleri yalnızlığa iten koşullar.

Bugün bir çocuk sokakta kendini güvende hissetmekte zorlanıyor. Evde dijital ortamda vakit geçirmek istese bu alan da sınırlanıyor. Hobi edinmek istese ekonomik ve yapısal engellerle karşılaşıyor. Eğitim ise tek çıkış yolu olarak görülüyor ama onun da niteliği tartışılıyor. Ama bunları konuşmak zor. Çünkü bunları konuşmak, sorumluluğu kabul etmeyi gerektirir. Ve bu noktada asıl mesele de tam olarak burada başlıyor.

Bu sadece bir başarısızlık olarak görülemez; ciddi bir yönetim sorunu olarak değerlendiriliyor. Çocuklar ideolojik tartışmaların parçası olmamalı. Okullar farklı görüşlerin çatışma alanı haline gelmemeli. Ancak ortaya çıkan tablo, toplumun giderek daha fazla kutuplaştığını gösteriyor. Her kriz anında benzer bir tablo. Gerçek nedenler geri planda kalıyor, tartışma başka alanlara kaydırılıyor, toplum oyalanıyor. Oyunlar suçlu, gençler “bozulmuş”, toplum “yozlaşmış” … Peki bu tabloyu yönetenlerin hiç mi sorumluluğu yok?

Bu yalnızca bir güvenlik sorunu değil. Bu, uzun süredir biriken sorunların, görmezden gelmenin ve çözüm üretmekte zorlanmanın bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Ve her kaçış, her inkâr, bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Bugün okul koridorlarında yankılanan şey yalnızca şiddet değil. Aynı zamanda biriken ihmalin, yanlış önceliklerin ve çözülmeyen sorunların yankısıdır. Ve o ses, ne kadar bastırılmaya çalışılsa da, bir şekilde duyulmaya devam edecek.

Son olarak aklıma takıldı. Kâbe’de hacılar ne diyordu?

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER