“Memlekette benzin vardı da biz mi içtik? Su benzinden değerlidir, benzin içilmez ama su içilir.”
Bu söz, yıllar önce dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından söylenirken, çoğumuz için günlük siyasetin içinde yapılmış nüktedan bir serzeniş gibi duyulmuştu. O günlerde akaryakıt kuyrukları konuşuluyor, ekonomi tartışılıyor, hayatın telaşı içinde musluğu açınca akan suyun hiç kesilmeyeceği varsayılıyordu. Kimse, bir gün bu cümlenin espriden çok bir uyarı levhasına dönüşeceğini pek düşünmedi. Şaka gibi başlayan bu cümle, bugün memleketin en ciddi meselelerinden birinin başlığı olmaya aday.
Şaka demişken… İzmir’de yaşayan yazarınız için yaşanan rastgele su kesintileri, sıradan bir günde yaşanan sıradan bir olay sınıfında. Bugün sosyal medyada “İzmir” ve “su” kelimelerini aratırsanız, karşınıza çıkacak mizahla karışık sitemkâr gönderiler yüzünüzü güldürebilir. Dünyada farklı milletlerin mizah anlayışları, farklı sosyolojik gerçeklerle doğrudan orantılıdır. Örneğin İngiliz mizahı sınıf farklılıklarından, bürokratik bir yapıda olan İngiliz sosyolojisinin soğukluğundan ve sosyal gerilimden beslenir. Bu yüzden soğuk ve kuru bir mizah türüne sahiptirler. Duygular alaycı alt metinlerle ifade edilir. Tam zıttı olan Amerikan mizahı ise hızlı, dışavurumcu ve ben merkezli bir hikayeciliğe sahiptir. Stand up kültürünün en yoğun olduğu bölgelerden biridir.
“Eee Onur? Bizim mizahımız?” dediğinizi duyar gibiyim. Türkiye’de mizah, yalnızca güldürmek için değil, çoğu zaman söyleyemediklerini söylemenin bir yolu olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Türk mizahı, gündelik hayattaki aksaklıklar veya sosyal ilişkilerden çok, yönetim biçimleri ve başarısızlıklarıyla, toplumsal baskılarla ve siyasal gerilimlerle kurduğu ilişki üzerinden şekillenir. Yani bizde mizah, eğlenceden önce bir “nefes alma alanı” olarak hayat bulur. 2013 Gezi Parkı Olaylarında eylemler ve protestolar kadar dikkat çeken şeylerden biri komik duvar yazıları ve farklı kostümleri ile meydanlarda gördüğümüz insanlardı. Benzer paydaları Saraçhane Eylemlerinde gördük. Bu mizah anlayışını lütfen son otuz ya da kırk yılda oluşmuş bir olgu olarak algılamayın. Politik mizahın ilk sistemli örneği 1870 yılında “Diyojen” dergisi ile hayatımıza girmiştir. Osmanlı döneminin ilk mizah dergisi olan bu yayın, sadece karikatür basan bir eğlence mecrası değildi; aksine dönemin yönetim anlayışını, bürokrasisini ve toplumsal çelişkilerini hiciv yoluyla eleştiren cesur bir platformdu. Derginin kurucusu Teodor Kasap, mizahı bir tür kamusal tartışma dili olarak kullanmış, doğrudan söylenemeyecek eleştirileri dolaylı ama etkili bir anlatımla dile getirmiştir. O günden sonra Türkiye’de mizahın yönü büyük ölçüde değişmemiştir. Karikatür, fıkra, taşlama ya da sahne komedisi. Biçimler farklılaşsa da içerik çoğunlukla aynı damardan beslenir. Otoriteyle mesafe koyma, gündelik hayatın absürtlüğünü ortaya çıkarma ve toplumun içinde biriken gerilimi gülme aracılığıyla boşaltma. Çünkü Türkiye gibi hızlı değişen, sık sık kriz yaşayan ve siyasal gündemi yoğun olan toplumlarda mizah, yalnızca bir eğlence türü değil, aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. İnsanlar doğrudan itiraz edemedikleri durumları şakaya dönüştürür. Eleştiri, kahkahanın içine gizlenir. Bu yüzden Türk mizahında ince bir alay, kendine özgü bir ironi ve çoğu zaman “gülsek mi üzülsek mi” duygusu vardır.
Bir zamanlar bu ülkede kuraklık konuşulurken cümlenin başına mutlaka “tehlike” kelimesi eklenirdi. “Kapıda bir tehlike var” denirdi. Bugün ise o kapı çoktan açıldı. Kuraklık artık bir ihtimal değil, gündelik hayatın sessiz ve görünmez ama en sert gerçeklerinden biri Son yıllarda yağmurun yağma biçimi değişti. Yağmıyor değil. Ya hiç gelmiyor ya da bir günde aylarca yağması gereken suyu bırakıp gidiyor. Toprak bu ani yükü tutamıyor, su akıp gidiyor. Barajlar dolmuyor, yeraltı beslenmiyor, tarla suya kavuşamıyor. Yani mesele sadece “yağış miktarı” değil, yağışın karakterinin değişmesi. Veriler bu dönüşümü açıkça gösteriyor. Son su yılında ölçülen ortalama yağış, uzun yıllar ortalamasının yaklaşık dörtte bir altında kaldı. Bu, yarım asrı aşan ölçümlerde görülen en düşük seviyelerden biri. Yağışlardaki düşüş tek bir yılın sapması değil; son otuz yılın ortalamasına bakıldığında kalıcı bir gerileme eğilimi görülüyor. Başka bir ifadeyle, kuraklık artık geçici bir misafir değil, kalıcı bir iklim düzeni.
Doğanın payı kadar insanın payı da var bu tabloda. Yağmur azalırken biz su tüketimini artırdık. Yeraltı sularını, binlerce yılda oluşmuş doğal depoları birkaç on yılda harcadık. Plansız açılan kuyular, vahşi sulama yöntemleri ve “nasıl olsa var” anlayışı, toprağın altındaki görünmez rezervleri hızla boşalttı. Bazı bölgelerde su seviyesinin her yıl metrelerce gerilemesi artık bilimsel raporların rutin cümlesi haline gelmiş durumda. Kuraklık bu yüzden yalnızca meteorolojik değil; aynı zamanda ekonomik ve yönetimsel bir krizdir. Bugün barajlardaki doluluk oranlarına bakıldığında büyük şehirlerin bile güvenli eşiklerin altına indiği görülüyor. Bu, artık kuraklığın sadece çiftçinin sorunu olmadığını gösteriyor. Musluktan akan suyun sürekliliği, şehir hayatının sürdürülebilirliği ve gıda fiyatlarının istikrarı doğrudan bu meseleye bağlı. Tarımda yaşanan verim kayıpları bazı bölgelerde yüzde 80-90’lara ulaşabiliyor. Bir ürünün tarlada yetişmemesi yalnızca o yılın çiftçisini değil, ertesi yılın enflasyonunu, göç hareketlerini ve hatta toplumsal dengeleri etkiliyor. Kuraklık, zincirleme bir kriz üretme kapasitesine sahip. Yani susuzluğumuz, açlığımızın da ana sebebi olacak. İşin en çarpıcı tarafı ise şu. Kuraklık artık “olağanüstü” değil, yeni normal. Eskiden beş-on yılda bir yaşanan aşırı kurak dönemler, artık birkaç yıl arayla tekrar ediyor. İklim değişikliği, coğrafyamızı su açısından daha kırılgan bir kuşağa doğru itiyor. Artan sıcaklıklar buharlaşmayı hızlandırıyor; yani düşen yağmur bile eskisi kadar fayda sağlayamıyor.
Peki ne yapacağız?
Durumu tespit etmek kolay. Rakamları alt alta koyunca tablo zaten kendini anlatıyor. Zor olan şu soruya dürüst cevap verebilmek. Biz gerçekten değişmeye hazır mıyız? Çünkü kuraklıkla mücadele, sadece baraj yapmakla ya da yeni su kaynakları aramakla çözülecek bir mesele değil. Hatta belki de en son konuşulması gereken şey bu. Önce şunu kabul etmemiz gerekiyor: Biz suyu doğru kullanmayı hiç öğrenmedik. Hâlâ tarlalarda suyun yarısını buharlaştıran salma sulama yöntemleri kullanılıyor. Hâlâ şehirlerde içme kalitesindeki suyla araba yıkanıyor, kaldırım temizleniyor. Hâlâ kayıp-kaçak oranları bazı yerlerde neredeyse verilen suyun üçte birine ulaşıyor. Yani biz önce elimizdeki suyu harcıyoruz, sonra yenisini arıyoruz. Bu bir alışkanlık meselesi ve alışkanlık değişmeden hiçbir teknoloji bizi kurtaramaz.
Tarım politikası bu işin merkezinde duruyor. Türkiye suyu en çok tarımda tüketen bir ülke ama en çok su isteyen ürünleri en kurak bölgelerde yetiştirmekte ısrar ediyor. İklime göre üretim planlamak yerine, alışılmış ürüne göre su taşımaya çalışıyoruz. Oysa artık tersini yapmak zorundayız. Suyu nereye taşıyacağımızı değil, hangi ürünü nerede yetiştireceğimizi konuşmamız gerekiyor. Buna en somut örneklerden biri Konya Ovası. Türkiye’nin yıllık yağış ortalamasının bile altında yağış alan bu kapalı havzada, yoğun biçimde mısır ve şeker pancarı gibi su ihtiyacı yüksek ürünler yetiştiriliyor. Yağmurun zaten sınırlı olduğu bir yerde bu ürünleri üretmek, doğal suyla değil yeraltı suyunu çekerek tarım yapmak anlamına geliyor. Nitekim bölgede her yıl biraz daha derine inen kuyular ve oluşan obruklar, yanlış ürün-su dengesinin doğrudan sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Şehirlerde ise başka bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor. Biz suyu hâlâ ucuz bir şey sanıyoruz. Oysa suyun ucuz olması, onun değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, gerçek maliyetini görmediğimiz için hoyrat davranıyoruz. İnsan, kıymetini ödediği şeyin farkına varır. Bu yüzden su yönetimi artık sosyal bir konu olduğu kadar ekonomik bir konu olmak zorunda. Bir diğer mesele de planlama kültürü. Biz genelde kriz gelince çözüm arayan bir ülkeyiz. Oysa kuraklık, önceden hazırlanılmazsa yönetilemeyen bir süreçtir. Yağışlı yıllarda rehavete kapılıp hiçbir şey olmamış gibi davranırsanız, kurak yıl geldiğinde yapabileceğiniz fazla bir şey kalmaz. Su yönetimi, bolluk zamanında yapılan bir iştir; kıtlık zamanında değil.
Kuraklık meselesini konuşurken görmezden gelinen bir başka başlık daha var: Plansız ve kontrolsüz nüfus artışı. Su politikasıyla nüfus politikası birbirinden ayrı düşünülemez. Çünkü su, sınırdan giren insan sayısına göre artan bir kaynak değildir. Doğa size ne veriyorsa odur. Siz o sabit kaynağı, kısa süre içinde ciddi ölçüde büyüyen ve önemli bir kısmı kayıt dışı olan bir nüfusa kullandırmaya başladığınızda, ortaya çıkan tabloyu “iklim krizi” diyerek açıklayamazsınız. Bu artık aynı zamanda bir yönetim krizidir.
Türkiye zaten kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı bakımından “su zengini” bir ülke değil, aksine su stresi yaşayan ülkeler kategorisinde. Böyle bir coğrafyada milyonlarca insanın plansız şekilde sisteme dahil olması; içme suyundan kanalizasyona, gıdadan enerjiye kadar her kalemde talebi aniden yukarı çekiyor. Ama altyapı aynı hızda büyümüyor. Yeni baraj yapmadınız, yeni havza üretmediniz, yeraltı suyunu artırmadınız. Sadece mevcut kaynağı daha fazla kişi arasında bölüştürmeye başladınız.
Üstelik kaçak göç meselesi, doğası gereği planlama yapılmasını da imkansızlaştırıyor. Kayıt dışı nüfusu tam olarak bilmediğiniz bir yerde ne kadar su tüketeceğinizi, ne kadar atık oluşacağını, hangi şehre ne kadar yatırım gerektiğini sağlıklı hesaplayamazsınız. Devletin en temel görevi olan kaynak planlaması, veri belirsizliği yüzünden zayıflar. Bu da zaten sınırlı olan suyun daha hızlı tükenmesine yol açar.
Şu gerçeği hiçbir siyasi veya sosyal baskıdan korkmadan açıkça söylemek gerekiyor. Kontrolsüz nüfus hareketi, kuraklıkla birleştiğinde çevresel bir sorunu çarpan etkisiyle büyüten bir faktöre dönüşür. Mesele insani tartışmaların ötesinde, taşıma kapasitesi meselesidir. Her ülkenin toprağının, suyunun, altyapısının kaldırabileceği bir yük vardır. O sınır dikkate alınmadan hareket edildiğinde, sonuç sadece demografik değişim olmaz; tarım baskı altına girer, şehirlerin su güvenliği zayıflar, kamu hizmetleri gerilir ve en sonunda herkes aynı kıt kaynağı paylaşmak zorunda kalır. Kuraklık bugün bize sadece yağmurun azaldığını değil de plansızlığın bedelini doğrudan ödediğimizi gösteriyor. Doğa, hesapsız büyümeyi affetmez. Su, görmezden gelinen gerçekleri eninde sonunda görünür kılar.
Lütfen unutmayın. Kuraklık çevre meselesi değildir. Hayat meselesidir. Çocuklarınıza ne bıraktığınız meselesidir. Gıda fiyatlarından göçe, enerjiden sanayiye kadar her şeyi etkileyen bir zincirin ilk halkasıdır. Su yoksa üretim yoktur. Üretim yoksa ekonomi yoktur. Ekonomi yoksa geriye tartışacak fazla bir şey kalmaz. Bugün hâlâ zamanımız var. Ama bu zaman, yeni projeler açıklamak için değil; eski alışkanlıkları bırakmak için gerekli. Kuraklık bize bir tercih dayatıyor. Ya suyu akıllıca yöneten bir ülkeye dönüşeceğiz ya da her yıl aynı cümleyi kuracağız.
“Bu yıl yağmur yağmadı.”
